3 Mart 2011 Perşembe

iç dökme seansı...

bu aralar çok fena bir dönem geçiriyorum. tez yazımım başladı ve benim aklımda o kadar çok soru işareti var ki! üstelik bildiğim, aşina olduğum bir konuydu güya (özgür yazılım hareketinin sosyal yönleri konum bu arada)... ama şimdi başladım ve aslında çok az şey bildiğimi farkettim. bir kavramsal çerçeve oluşturmam gerekiyor ve 2 hafta içinde, yani 15 marta kadar o kavramsal çerçevenin içini doldurmam gerekiyor, hem de 20 sayfa kadar. bugüne kadar bu bölümde bizim bir ders için aldığımız ödevler en fazla bir ay içinde 4-5 sayfa yazı yazmaktan ibaretti. üstelik formattı, kaynakçaydı o kadar dert değildi. ama tez öyle değil işte. hem bir dolu literatür taramak, okumak hem onları mantıklı biçimde sıraya dizmek hem de bunu yaparken formatına dikkat etmek gerekiyor. ve iki haftamın 3 gününü şimdiden hiçbirşey yapmadan harcamış durumdayım. (işte bu yüzden benden akademisyen filan olmaz.) geceleri uyuyamıyorum. sabahları uyanamıyorum. diğer derslere dikkatimi veremiyorum. anlayacağınız çok dertliyim çok.  


üstelik bunlara ek olarak yurtdışında doktora yapma korkusu sardı dört bir yanımı. neredeyse adli antropoloji hayalimden vazgeçtim diyebilirim. yurtdışında yaşamak ayrı bir mesele ama bu standarttaki eğitimden, amerika'daki bir okulda, üstelik de doktora eğitimine geçmek beni inanılmaz zorlayacak. başvurmayacak değilim tabi ki ama kabul edilsem bile gitmeyebilirim ve bu beni inanılmaz yaralıyor. ama ailemden ayrılma düşüncesi, hem de bunu farklı bir dil konuşan, bambaşka bir kültüre sahip olan bir yere giderek yapma düşüncesi içimi bunaltıyor. bu satırları yazarken bile mideme ağrılar saplanıyor. işte bütün bu sebeplerden dolayı sanırım türkiye'de kalmayı seçip, özel sektörde çalışabileceğim bir alana yöneleceğim; insan kaynakları gibi, endüstriyel psikoloji gibi bir bölümde yüksek lisans yaparak tabi. bazen düşünüyorum, mutlu olmak için büyük şeylerin peşinden koşmam gerekmiyor illa ki, burada da, sevdiğim adam yanımda olduğu sürece mutlu olabilirim diyorum. bazense en büyük hayalimden nasıl bu kadar kolay vazgeçebiliyorum diye kendimden nefret ediyorum. ama bir karar vermek zorundayım ve bu karar için çok fazla zamanım kalmadı. o gün geldiğinde görücez sanırım...

bu arada blogspot'u kapattıran digiturk'u buradan da kınayalım çünkü bu yüzden bu yazıya çok az insan dokunabilecek bu yüzden sen, digiturk #blogumadokunma! kimse de bana "o kadar para bayılmışlar, haklarını arıyolar bikbik" ayağı yapmasın. yaptıkları şey zaten baştan soygun bana göre. televizyonda maç izlemek için para verecekmişim. oldu! bu gasp değil de nedir? tabi ki bunu başarmasını sağlayan sistemde asıl sorun amma velakin digiturk de buna alet olanlardan. hadi üstteki argümanı kabul ettik diyelim, bir kaç tane maç yayınlayan blog yüzünden bütün blogların erişime engellenmesi kadar mantıksız birşey olabilir mi? üstteki argümanı savunanlara da buradan seslenmek istiyorum: bu kadar güçlü söylem yanlısı olmayın, gün gelir devran döner, o güçlü söylem sizi başka bir tarafınızdan yakar. siz de halksınız, ve hiçbir zaman onlardan olamayacaksınız bunu unutmayın.


haydi iyigeceler..

0 yorum:

Related Posts with Thumbnails