şu havalar bi düzelemedi gitti. sanki ülkece yaşadıklarımıza tepki gösteriyor da iyileşmemekte direniyor gibi. sonuçta "ne iyileşicem lan, şu ülkenin haline bak onlar önce kendileri iyleşsinler de sonra bana laf söylesinler" diyor da olabilir içinden kimse onu suçlayamaz diymi? ya da "lan bunların içi yanıyo zaten yağmur yağayım kar yağayım söndüreyim bi de ben yakmayayım" diyo da olabilir. sivas davasının zaman aşımına (!) uğraması, 11 işçinin çadırlarında yanarak can vermesi, bunlara tepki gösterenlerin biber gazı yemesi, cop yemesi, eğitim sisteminin içine edilmesi, binlerce öğrencinin, gazetecinin tutuklu olması vs. gerçekten de içimizi yakıyor. ama bu konularda yazmamaya karar vermiştim bi zaman önce o yüzden daha fazla bişey söylemeden, şu zaman aşımı meselesiyle ilgili gördüğüm en güzel twit'i de size gösterip bu konuyu kapatacağım aslında:
evet. daha başka söze gerek yok sanırım.
şimdi biraz da ben. bi kere öncelikle burdan dün okulda bana "hocam" diye seslenen, sosyal tesisler binasındaki gazete satıcısına seslenmek istiyorum: "ben o kadar yaşlı değilim taam mı!!!!!"
ehem. evet. neyse efenim gelelim asıl konumuza. sevgili bebeğim, biriciğim, el emeğim göz nurum tezcağzımı 9 aylık bir çalışmanın ardından nihayete kavuşturdum. aslında bitireli baya bi zaman olmuştu. fakat notumu öğrenmeyi bekliyordum ki geçen gün öğrendim. notum çok iyi olmasa da, tezcağzımı Linux Kullanıcıları Derneği ile paylaştığımda aldığım tepkiler, destekler, paylaşımlar o kadddddar güzeldi ki, notu filan unuttum diyebilirim. resmen üç gündür havalarda geziyorum bu destekler sayesinde. çünkü yazdığım teze gerçekten çok emek verdim ve en iyisi olmasına çalıştım. evet, lisans tezi belki, evet belki bu literatüre çok fazla katkıda bulunamadım, ama bu alanla ilgili geniş bir bilgi yelpazesinin toplandığı kapsamlı bir kaynak yaratabildiğime inanıyorum. bununla birlikte katkı olarak ise ulaştığım çok önemli bulgular olduğunu da düşünüyorum ve ileriki araştırmalara az da olsa ışık tutabileceğine inanıyorum ve bu da içimin aslında rahat olmasına sebep oluyor. tezi bir yük olarak değil de zevk aldığım bir araştırma olarak yaptığım için gerçekten çok mutluyum.
tezime ulaşmak isterseniz şu adresten indirebilirsiniz:
http://delisacma.com/tez.pdf
tezimle ilgili yapılmış paylaşımları derleyen - o kendini biliyor- sevgili dostuma buradan teşekkürlerimle bütün paylaşımları -burda da dursun diye- altta sıralıyorum:
bir haber:
linux.org.tr
bir forum sayfası:
pardus-linux.org
Ekşisözlük'te açılan başlıklar:
remziye elifcan çakmak
özgür yazılım hareketinin toplumsal yönleri
Birkaç blog yazısı:
necdet yücel'in blogu
penguenci.net
arda çetin'in blogu
syslogs.org
bu blog yazılarının toplandığı bir site:
gezegen
işte böyle. sevgiler, saygılar, öberim.
14 Mart 2012 Çarşamba
28 Şubat 2012 Salı
iç dökme seansı 3
bugün bazı şeyler öğrendim. onlarla birlikte zaten incecik bi ip üzerinde ayakta duran, zaten şaşkın olan duygusal benliğim dengesini yitirdi ve şu anda o ipe elleriyle tutunmaya çalışıyorum. bugün hissettiğim şeyleri başka nasıl dile, getirebilirim, nasıl yazıya dökebilirim, nasıl bu hissiyattan kurtulabilirim bilmiyorum. genelde yazmak yardımcı olurdu ama ne yazacağımı ve nasıl yazacağımı bilmiyorum, bunun yanında yazdıkça hafiflediğimi de hissetmiyorum her zaman olduğu gibi. eve gidince ağlıycam demiştim onu da yapamadım, eve gelince akşama kadar kakara kikiri yaptım. o da çok saçma değil mi ya, eve gidince ağlıycam. ağlıcaksan zamanında ağla. bugünün işini yarına bırakırsan öyle gözyaşın içinde kurur, ne yapacağını bilemez halde kalırsın işte. kısacası şu yani: moralim çok bozuk, aga.
bugünlerde yine hiçbirşey yolunda gitmemeye başladı. eve geldim, internette şunu buldum, azcık güldüm, ama o da sonra geçti:
elbette bi gün herşey iyiye gidecek ve mutlu olacağım biliyorum. ama o zamana kadar şapşal bi kedi resmine bakarak, ya da kedi periyle oynayarak mutlu olmaya çalışabilir miyim diye düşünüyorum ama sanırım benim doğamda yok bu. hiçbi zaman pesimist bi insan olduğumu inkar etmedim ve can çıkıyor ama huy çıkmıyor sayın okuyucular. yani öyle konuştuğunuz kadar kolay değil benim için pollyannacılık oynamak. çoğu zaman yapmaya çalışsam da bunu. ama gözlerimi gerçeklere kapayamıyorum ne yazık ki.
sadece emeklerimin karşılığını alamadığımı söylemekle yetineceğim. bi kere kendimi saçma sapan şeyler yapmaktan alıkoyamıyorum ve ondan sonra saçma sapan pozisyonlarda kalıyorum. birilerine fazla değer vermek ve bunu göstermek için bişey yapmak ve karşılığında saçma sapan bişey almak gibi. hani vardır ya, siz böyle upuzun bi mesaj atarsınız birine, ve karşılığında aldığınız cevap "ok" olur ya, işte onun gibi bi duygu. neden kendimi bu pozisyonlara bilerek sokuyorum sürekli, anlam veremiyorum. bunu her yaptığımda, her seferinde içimde bi boşluk ve hissizlik durumu meydana geliyor ve sonunda kimseye değer vermemek aşamasına gelmekten korkuyorum.
ikincisi karşılığında bişeyler almak için, para değil ama takdir ya da ne bileyim tebrik gibi karşılıklar, bişey yaparsın ve bunun karşındakinin keyfiyetine göre değerlendirdiğini bilirsin, ama aslında yaptığın şeyi sadece karşındaki için yapmamışsındır, büyük bişey yapmışsındır, emek harcamışsındır, ne bileyim sayfalarca yazı yazmışsındır, ama haksız bi şekilde beklediğini sana vermezler ya, böyle sokakta annesini kaybetmiş kedi yavrusu gibi çaresiz kalıverirsin ya. işte o.
sonra tabi her zamanki "ben bu hayatımla ne yapacağım" sorusu var. 3 ay sonra okul hayatım resmen son bulmuş olacak ama ben hala ne yapmak istediğimi bilmiyorum.
bi de kendime o kadar sinir oluyorum ki bak şimdi şu satırları yazarken bile dişlerimi sıkıyorum kendime, böyle arrrghh diye bağırasım geliyor, leyla ile mecnun dizisinin canlı dile gelmiş hali gibiyim arkadaş. içimde üzgün ve mutsuz bi insan varken neden ve nasıl bütün gün hiçbişey yokmuş gibi yaşayabiliyorum ki. bu sefer kendi kendime şüpheye düşüyorum, acaba gerçekten üzgün değil miyim, abartıyo muyum diye, sonra durup içime bakıyorum mutlu değilim işte. sonra böyle gecenin kör vaktinde açıyorum feridun düzağaç dinliyorum, kendime işkence ediyorum, o mutsuzluğu yaşamak zorunda hissediyorum kendimi çünkü. falan. böyle karmaşık işte. dedim ya şaşkındır kendisi. duygusal benliğim.
bunları yazarak birilerini üzeceğimi biliyorum ama ne demiş türk ozanlarımız: sussam beni, susmasam sizi parçalar bu rüzgar. arada başkalarını da parçalamam gerekiyor kendi iyiliğim için.
çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.
bugünlerde yine hiçbirşey yolunda gitmemeye başladı. eve geldim, internette şunu buldum, azcık güldüm, ama o da sonra geçti:
![]() |
| bigün işler iyiye gidecek, o zamana kadar buyrun size bi kedi resmi. |
elbette bi gün herşey iyiye gidecek ve mutlu olacağım biliyorum. ama o zamana kadar şapşal bi kedi resmine bakarak, ya da kedi periyle oynayarak mutlu olmaya çalışabilir miyim diye düşünüyorum ama sanırım benim doğamda yok bu. hiçbi zaman pesimist bi insan olduğumu inkar etmedim ve can çıkıyor ama huy çıkmıyor sayın okuyucular. yani öyle konuştuğunuz kadar kolay değil benim için pollyannacılık oynamak. çoğu zaman yapmaya çalışsam da bunu. ama gözlerimi gerçeklere kapayamıyorum ne yazık ki.
sadece emeklerimin karşılığını alamadığımı söylemekle yetineceğim. bi kere kendimi saçma sapan şeyler yapmaktan alıkoyamıyorum ve ondan sonra saçma sapan pozisyonlarda kalıyorum. birilerine fazla değer vermek ve bunu göstermek için bişey yapmak ve karşılığında saçma sapan bişey almak gibi. hani vardır ya, siz böyle upuzun bi mesaj atarsınız birine, ve karşılığında aldığınız cevap "ok" olur ya, işte onun gibi bi duygu. neden kendimi bu pozisyonlara bilerek sokuyorum sürekli, anlam veremiyorum. bunu her yaptığımda, her seferinde içimde bi boşluk ve hissizlik durumu meydana geliyor ve sonunda kimseye değer vermemek aşamasına gelmekten korkuyorum.
ikincisi karşılığında bişeyler almak için, para değil ama takdir ya da ne bileyim tebrik gibi karşılıklar, bişey yaparsın ve bunun karşındakinin keyfiyetine göre değerlendirdiğini bilirsin, ama aslında yaptığın şeyi sadece karşındaki için yapmamışsındır, büyük bişey yapmışsındır, emek harcamışsındır, ne bileyim sayfalarca yazı yazmışsındır, ama haksız bi şekilde beklediğini sana vermezler ya, böyle sokakta annesini kaybetmiş kedi yavrusu gibi çaresiz kalıverirsin ya. işte o.
sonra tabi her zamanki "ben bu hayatımla ne yapacağım" sorusu var. 3 ay sonra okul hayatım resmen son bulmuş olacak ama ben hala ne yapmak istediğimi bilmiyorum.
bi de kendime o kadar sinir oluyorum ki bak şimdi şu satırları yazarken bile dişlerimi sıkıyorum kendime, böyle arrrghh diye bağırasım geliyor, leyla ile mecnun dizisinin canlı dile gelmiş hali gibiyim arkadaş. içimde üzgün ve mutsuz bi insan varken neden ve nasıl bütün gün hiçbişey yokmuş gibi yaşayabiliyorum ki. bu sefer kendi kendime şüpheye düşüyorum, acaba gerçekten üzgün değil miyim, abartıyo muyum diye, sonra durup içime bakıyorum mutlu değilim işte. sonra böyle gecenin kör vaktinde açıyorum feridun düzağaç dinliyorum, kendime işkence ediyorum, o mutsuzluğu yaşamak zorunda hissediyorum kendimi çünkü. falan. böyle karmaşık işte. dedim ya şaşkındır kendisi. duygusal benliğim.
bunları yazarak birilerini üzeceğimi biliyorum ama ne demiş türk ozanlarımız: sussam beni, susmasam sizi parçalar bu rüzgar. arada başkalarını da parçalamam gerekiyor kendi iyiliğim için.
çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.
Etiketler:
saçmalama hakkı
26 Şubat 2012 Pazar
pinteresting!
yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan pinterest'i duymuşsunuzdur eminim. ben de yeni kullanmaya başladım bir sosyal medya canavarı olarak tabi. şimdi pinterest şöyle bişey arkadaşım, normalde kullandığınız bookmark uygulamaları var ya (bookmark'ı bilmeyen de gitsin kendini atsın artık, demiycem tabi ki, açıklamak bizim işimiz, bookmark aslında tam türkçesi kitap ayracı, yani bi sayfada tekrar aradığınızda kolay bulmak istediğiniz bişey varsa oraya bi kitap ayracı koyarsınız ya, işte internette de herhangi bir sayfada gördüğünüz ve kaybetmek istemediğiniz şeyi bookmark uygulamaları ile bi yere kaydedebiliyosunuz ve bunları kategori kategori ayırabiliyorsunuz) işte pinterest de o bookmark uygulamalarının yaptığını yapıyor aslında. bir yandan da tumblr gibi diğer insanların paylaştığı şeyleri kendi kategorinize ekleyebiliyor, paylaşabiliyor (ki bu paylaşma işine "pin'lemek" ve "repin'lemek" deniyor) ve yorum yapabiliyorsunuz. yine paylaşılan "pin"in üzerine tıklayarak direk nereden paylaşıldıysa o linke ulaşabiliyorsunuz, örneğin bir yemek fotoğrafıysa genellikle üzerine tıkladığınızda o yemeğin tarifinin olduğu siteye ulaşabiliyorsunuz. hatta diyelim bir insanın yemek, kıyafet, saç modelleri, teknoloji gibi çeşitli kategorileri var ve siz bu insanın bütün paylaştıklarını değil sadece kıyafet kategorisini takip etmek istiyorsunuz, böyle bir seçeneğiniz var pinterest'de. peki kimi takip edeceğim derseniz, zaten ilk giriş yaptığınızda size hangi kategorilerle ilgilendiğinizi soruyor ve size bir kaç tane kullanıcıyı takip ettiriyor. bu sadece başlangıç için ufak bir dürtme, bir yardım. daha sonra isterseniz o kişileri izlemeyi bırakabiliyorsunuz. yukarıda bulunan 30'dan fazla kategoriyi seçerek pinterestteki herkesin o kategoride paylaştıklarını görüp istediğiniz insanları takibe başlayabilir, facebook'tan arkadaşlarınızı taratıp pinterestte hesabı olanları da izlemeye başlayabilirsiniz. ya da yukarıda arama kutucuğuna aradığınız şeyi yazarak o etikete sahip bütün pin'leri görebilirsiniz. atladığım bişey olmadığını umarak kendi tecrübelerime geçmek istiyorum.
ben de kendime bi kaç tane kategori yaptım ve gerçekten çok ilginç ve faydalı şeylerle karşılaşıp onlara daha sonra kolayca ulaşabilmek amacıyla o kategorilere kaydettim. yalnız daha sonraları şöyle şeylerle karşılaşmaya başladım; örneğin ilk olarak, "anthropology" yazıp arattığımda çıkan sonuçlar karşısında suratım şu şekli aldı: o.O nasıl yani dedim ve çıkan şeylerin antropolojiyle ne alakası var çözmeye çalışarak yarım saat düşündüm. çünkü çıkan şeyler kıyafet, ayakkabı vs. idi. sonra anladım ki "anthropologie" diye bi alışveriş sitesi var ve insanlar anthropology ile anthropologie'yi birbirine karıştırmışlar ve bu benim için acayip kullanışsız bir durum tabi ki. ikincisi örneğin teknoloji kategorisinde gerçekten teknoloji ile alakalı içerik %60 falandır. gerisi ise konuyla alakasız bir sürü şey: örnek:
bunların yanında çok nefis yemek tariflerine, çok sevimli kektir, pastadır, rengarek tasarımlı yiyeceklere ve kıyafetlere de ulaştım. ona lafım yok dabi. kullanım açısından yukarıda saydığım kolaylıkları da cabası. yalnız henüz türkiye'de pek yaygınlaşmadığı için içeriklerin %90'ı ingilizce. umarım yakında daha çok kullanılmaya başlanır da çaklıt çip kuki'ler yerine zeytinyağlı kabak dolması şeklinde tariflere de erişimimiz kolaylaşır :) ve yine tabi türkiye'de satılmayan kıyafetlere bakıp iç geçirmek yerine, buradan alabileceğimiz güzel kıyafetleri ve nerede satıldıklarını görebileceğimiz bi pinterest'i daha çok severiz. bi de yukarıdaki sorunlara (nasıl olur gerçekten bilemiyorum çünkü o kadar girdiyi takip etmek çok zordur eminim o yüzden bir çözüm öneremiyorum ama) güzel çözümler getirseler çok daha kullanışlı olur. yine de pinterest'i sevdim ben. bu kadar.
öberim.
ben de kendime bi kaç tane kategori yaptım ve gerçekten çok ilginç ve faydalı şeylerle karşılaşıp onlara daha sonra kolayca ulaşabilmek amacıyla o kategorilere kaydettim. yalnız daha sonraları şöyle şeylerle karşılaşmaya başladım; örneğin ilk olarak, "anthropology" yazıp arattığımda çıkan sonuçlar karşısında suratım şu şekli aldı: o.O nasıl yani dedim ve çıkan şeylerin antropolojiyle ne alakası var çözmeye çalışarak yarım saat düşündüm. çünkü çıkan şeyler kıyafet, ayakkabı vs. idi. sonra anladım ki "anthropologie" diye bi alışveriş sitesi var ve insanlar anthropology ile anthropologie'yi birbirine karıştırmışlar ve bu benim için acayip kullanışsız bir durum tabi ki. ikincisi örneğin teknoloji kategorisinde gerçekten teknoloji ile alakalı içerik %60 falandır. gerisi ise konuyla alakasız bir sürü şey: örnek:
![]() |
| resimde teknoloji ile ilgili 4 şeyi bulunuz. |
bunların yanında çok nefis yemek tariflerine, çok sevimli kektir, pastadır, rengarek tasarımlı yiyeceklere ve kıyafetlere de ulaştım. ona lafım yok dabi. kullanım açısından yukarıda saydığım kolaylıkları da cabası. yalnız henüz türkiye'de pek yaygınlaşmadığı için içeriklerin %90'ı ingilizce. umarım yakında daha çok kullanılmaya başlanır da çaklıt çip kuki'ler yerine zeytinyağlı kabak dolması şeklinde tariflere de erişimimiz kolaylaşır :) ve yine tabi türkiye'de satılmayan kıyafetlere bakıp iç geçirmek yerine, buradan alabileceğimiz güzel kıyafetleri ve nerede satıldıklarını görebileceğimiz bi pinterest'i daha çok severiz. bi de yukarıdaki sorunlara (nasıl olur gerçekten bilemiyorum çünkü o kadar girdiyi takip etmek çok zordur eminim o yüzden bir çözüm öneremiyorum ama) güzel çözümler getirseler çok daha kullanışlı olur. yine de pinterest'i sevdim ben. bu kadar.
öberim.
20 Ocak 2012 Cuma
iç dökme seansı 2
gecenin bu saatinde evde yalnız değilim ama herkes uyudu. o yüzden yalnızım. daha doğrusu yalnız hissediyorum. korunmasız. öfkeli. mutsuz. son zamanlarda yaşananları düşünüyorum, ülkedeki kötü olaylara karşı kalbimi taşlaştırmaya, poker suratımı takınmaya çalışıyorum, ama bi insanın ölümüne sevinen insanlar olduğunu gördükçe yüreğim darlanıyor. bi yandan tezimden alacağım notun merakı ve geleceğimin belirsizliği ve bütün yaşananların yanında bencilliğime kızışım... gecenin bu saatinde televizyonda şu şarkı çıkıyor ve yine içim sıkılıyor. hoş, yakında burda böyle şarkı paylaşmam bile suç olacak, bilmem tehlikenin farkında mısınız? çok içim sıkıldı bu gece. sanırım hissettiklerimi, kıskandığım insanların becerebildiği gibi yazıya dökemediğim için oluyor bu böyle. negzel demiş bak şarkıda: sussam beni, susmasam seni parçalar bu rüzgar...
Bir ömrün dertleri gözlerime sıkışmış
Öyle ağlamakla çıkmıyor...
Etiketler:
saçmalama hakkı
27 Aralık 2011 Salı
seksenler, doksanlar, yüzler...
yani gecenin şu saatinde resmen büyümüş olmaktan tiksindim lan! şu anda saat 2.01 ama ben bu yazıyı yarın gündüz vakti yayınlıycam çünkü niye? daha fazla insan okusun diye, şimdi bu saatte yayınlarsam kesin gözden kaçar. (#miniçakal)
ehem. neyse. neden diye sorucak olursanız, resmen yatağa yattım ve beynim tarafından trollendim. (bkz: trollemek) ben küçükken gece yatağa yattığım zaman daha kolay uykum gelsin ve daha güzel uykuya dalayım diye bişeyler hayal ederdim; mesela işte büyümüşüm üniversiteye gitmişim, keyfim kekaymış, falanmış, filanmış, ya da mesela büyümüşüm araba almışım arabamla sağa sola gidip geziyomuşum falan. (bu kadar basit değildi tabi çok karmaşık hikayelere dönüşürdü ama güzel şeyler olurdu) bu sayede hem uykuya dalarken güzel şeyler düşünmüş olurdum hem de hayal gücümü geliştirmiş olurdum. fakat artık aynı şeyi yapmaya çalıştığım zaman olan şey şu: büyümüşüm, yüksek lisansa başlamışım, asistan olmuşum, elimde kahvem odama gidiyomuşum mesela, ama sonra beynimden şöyle sinyaller geliyor: lan ama yok ya, öbür bölüm daha iyi, ama ya da? yoksa? lan? yok yok eğer bu okul kabul ederse oraya kesin gideyim, öbürüne gitmeyeyim. ama aslında öbürü de iyi lan. hatta öbür okuldaki öteki bölüme de gidebilirim...şeklinde uzayıp gidiyor. ya da mesela çalışmaya başlamışım araba almışım, ohh en büyük hayalim; sonra beynimden şunlar geliyor: lan arabanın taksidi? benzini? sigortası? tamiri? sağı? solu? bunları nasıl öderiz, ama şöyle yaparsak şu olur böyle yaparsak bu olur. aslında trafik de çok fena bu trafikte araba almak pek de mantıklı bir iş değil. hmmm ben bunu bi düşüneyim. lannn??? ne güzel hayal kurup uykuya dalıcaktık derken yattığımın üzerinden bi saat geçmiş ve ben şöyle olacağıma, böyle olmuşum.
![]() |
| bu yazının temsili resmi ancak bu olur heralde. |
geçenlerde öyle bi rüya gördüm ki anlatsam inanmazsınız. kısaca özet geçiyorum: 3 yakın kız arkadaşmışız, rüyanın başında hapishaneden çıkmış yol kenarında yürüyormuşuz, sonra flashback ile zamanda geriye gidiyomuşuz, birimiz hamileymiş, ailem çok zenginmiş, bu yüzden bi festival düzenlemişiz, festivalde bi katil birini öldürmüş ama nedense festival devam etmiş, biz 3 arkadaş bu katili bulmaya karar vermişiz, normalde festival alanında birlikte gezen 3 tane kedinin 1'i kayıp olduğu için katilin yerini tespit edebilmişiz (??), katili ben bıçaklamışım ama katil tam ölecekken bi hamleyle bıçağı alıp hamile arkadaşımızı bıçaklamış, ve tekrar yol kenarına dönüyomuşuz, ve aslında hamile arkadaşımız ölmüşmüşmüşmüşmüş. şok şok şok. okurken güldüğünüzü görür gibiyim, bi de benim rüyayı görürken ve uyandıktan sonra hissettiklerimi düşünün. lan küçükken en korkulu rüyam hayaletler neyindi. nasıl oldu da kabuslarım bu hale geldi? kendimden korkmaya başladım sevgili okuyucu.
küçükken ne güzeldi, bak gene evimi özledim. bugün televizyonda yeni bi dizi reklamı gördüm seksenler diye, aynı anda hem gülmek hem ağlamak istedim, çok acayip bişey, evet seksenlerde diil doksanlarda büyüdüm ama benziyordu yine de. soba üstünde pişen kestaneler, banyodan çıkıp sobanın dibindeki mindere oturup saçların kurusun diye beklemeler, annenin mandalina soyup yedirmesi, ailecek televizyon izlemeler filan. güzeldi yani. bi yandan da hüzünlü, şimdi herkes bi bilgisayar başında, televizyon ses olsun diye açık, birlikte yaşanan bi yalnızlık var sanki herkeste. birlikte olmanın, ne bileyim birlikte televizyon izleyebilmenin değeri düşmedi ama herşey çok kolaylaştı ve değerini bilmez olduk. hani şu saçma ve klişe gelen laf var ya, nerde o eski bayramlar diye, ben onu birebir yaşıyorum şu an aslında. eskiden her bayram sabahın körü kalkılır, aileyle birlikte olunur, cici cici giyinilirdi, şimdi deliye her gün bayram değil de, normale bayramlar her gün gibi. diğer günlerden hiç farkı olmayan, normal bir gün oluyor bizim için. çünkü hayat telaşıydı, okuluydu, işiydi, izniydi, biletiydi derken boşver diyip bu bayram da gitmeyelim diyorsun. ve ben bu bayramları hiç sevmedim.
neyse, nerden nereye geldik, amacım sizi azıcık güldürmekken kendimi üzdüm durduk yerde. bak yine beynim trolledi beni. ah o beyin ah. evet bu yazıdan çıkaracağımız ders neymişşşş: çok düşünmek de iyi değil, hacı. sahilde bi çay içek mi?
not: biterken saat 2.46 olmuş.
not: biterken saat 2.46 olmuş.
Etiketler:
doksanlar,
saçmalama hakkı,
seksenler
22 Aralık 2011 Perşembe
saray köylü dede'm ve inadı.
değişime direnmek sanırım insanların içinde var olan bir şey. özellikle yaşlılar söz konusu olduğunda bu direnme daha artıyor ve hüzünlü bir hal alıyor. insanı yüzyıllardır yaşadığı topraklardan ayırmak belki de yapılabilecek en acımasızca şey. artık o köyde yaşayamayacağını, şartların elvermediğini bile bile inatla orada kalmayı seçebiliyorsun. belki de bu yüzden ermenilerin bize karşı olan inadını, öfkesini anlayabiliyorum. kelime anlamıyla "soykırım" yapıldığına katılmıyorum, ama bir gerçek var ki; bir milyon insan evinden, yurdundan, memleketinden sürüldü, o sürülme esnasında da binlerce insan öldü. tarihsel gerçeklerin, "sözde soykırım" yoktur, haydi fransa'yı boykot edelim diyerek yok olmasını sağlayamazsınız. tarih boyunca bütün devletler toplu cinayetler işlemişlerdir, bu zaten inkar edilemez bir gerçek. insanları evinden ayırmak da belki cinayete eş değer... işte tam bu olayların üzerine bugün derste bir hocamızın bize izlettiği ve çok hoşuma giden bir vidyoyu paylaşmak istedim. köyündeki herkes şehre taşınmış olmasına rağmen ve şehir aslında yüz km'den yakınında olmasına rağmen köyünden ayrılmayı reddeden, tek başına, ekmeğini, sütünü, yemeğini, suyunu sağlayıp, tek başına yaşayan 70 yaşındaki bir dedenin 15 dakikalık hikayesi. hem çok sevimli, hem de çok hüzünlü bir vidyo bu. ne yazık ki alt yazı yok, bunu bulabildiğime şükrettim ben açıkçası. ama yine de az çok anlaşılıyor, sanırım azeri türkçesi-farsça karışımı konuşuyordu, hocanın söylediğine göre, yanlış hatırlamıyorsam. siz de erinmeyip izleyin lütfen, gerçekten içinizde birşeyler kıpırdandığını hissedeceksiniz.
son olarak, umarım bugün ermenilere ve fransa'ya öfke duyanlar, birgün kendi evlerinden sürülmez ve yurtlarından ayrılmak zorunda kalmazlar. ve umarım birgün insanlar çok değil, daha henüz 100 yıl önce birlikte yaşadıkları komşularına, dostlarına duydukları öfkeden arınırlar.
1. bölüm
2. bölüm
Etiketler:
değişim,
mülkalı muradı,
saray köyü,
video
13 Aralık 2011 Salı
bu da böyle bi anekdottu işte.
öyle birikmişlerimi dökeyim dedim. hani twitter'a sığmayacak kadar uzun ama bi blog yazısı olmayacak kadar kısa şeyler.
- tez yazarken insan çok şey öğreniyor. özellikle de alan araştırması yapıyorsan. en tatlı-acısı da "keşke şu soruları sorsaydım" ya da "keşke şunu söyleseydim" diyebilecek kıvama gelmek. neyse bi dahaki araştırmaya artık :p
- bence türk milletinin en büyük sorunlarından birisi de, gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki, "yeeaa daha önemli şeyler dururken bununla mı uğraşıyorsunuz" mentalitesi. mesela "yeeaa enflasyon, zamlar dururken kadın haklarıyla mı uğraşıyorsunuz" ya da "yeeaa insan hakları dururken hayvan haklarıyla mı uğraşıyorsunuz" gibi. bu akıl fikir sürdüğü sürece bi yerlere gelemeyiz gibime geliyo.
- bu gazetelerin internet sitelerini idare eden insanların özellikle aranıp bulunduğuna inanır oldum. haber başlığı örnek veriyorum, "abuzittin ölü bulundu" haberin içeriği "abuzittinden haber alınamıyor" nası yani?? ya da "bilmemnere ülkesi bilmemkiminden garip açıklamalar" yahu habere yorum yapmak sana mı düştü, sen muhabirsin, haberi yorumsuz ve tarafsız olarak insanlara iletmekle yükümlüsün. çok acayip kafalar.
- bu aragorn birilerinin ölmesine ne meraklı. diğerleri ölmemiş diye sevinirken bu sırayla: frodo'ya"o mızrak vahşi bi boğayı bile delip geçerdi, ölmüş olmalıydın" , gandalf'a "ama düşmüştün, ölmüş olmalıydın" arwen'e "ama ben seni öldü biliyodum" (bakışı) biraz pozitif ol aragorncum.
- hani şu filmin sonunda frodo'nun "geri dönememe" hissiyatı içinde olduğu sahne var ya. ne olduğu bile belirsiz bi duygu, anlatılması çok zor... ama filmde o hissiyatı çok güzel vermişler, diil mi? çok zor bişey bu. "How do you pick up the threads of an old life? How do you go on when in your heart you begin to understand there is no going back." neyse, bigün yüzüklerin efendisi temalı ayrıca bi yazı yazmam farz oldu artık, kitabı 3 kere okumuş, filmeri sayısız kere izlemiş biri olarak bunu yapmalıyım evet.
öbtüm. bu da hediyem olsun.
Etiketler:
saçmalama hakkı







