skip to main |
skip to sidebar
Unutmadan dünden kalan şu olayları yazmak istedim.
1. dün komagene'den çiköfte söyledik. fakat gelen servis inanılmaz bir şekilde kötü geldi! inanılmaz diyorum çünkü eskiden hiçbir zaman bu kadar kötü bir servis görmemiştik, komagene'nin servisinin hep müthiş olduğunu düşünmüşümdür. hatta komagene'n
in de müthiş olduğunu düşünmüşümdür. hatta annemin burada olduğu bir seferinde kadıköyde gezerken oraya yeni komagene açılmış olduğunu görünce baya sevinmiş annemi oraya sürüklemiştim. oradakiler de bize çok nazik ve cömert davranmışlardı. neyse dün ise getiren çocuk fiyatı fazla söyledi, pos makinasını unuttu, eksik getirdi, bi buçuk saatte getirdi vs vs. ben de bunun üzerine yemeksepetinde eski gönderilerime gidip yorum yaparak bugün ne kadar kötü bir servis yaptıklarını bi güzel yazdım. şaşırtıcı olan bundan sonra başladı, komagene kayışdağı müdürü yorumu yapmamdan en fazla yarım saat sonra beni aradı ve kaç kere özürler diledi. getiren çocuk yeniymiş, adresi bulamamış, hatta yolda pos makinasını düşürmüş. fiyat konusunda ise ne kadar hassas olduklarını ve böyle birşeye çok üzüldüğünü söyledi. sonra da kendisini affettirebilmek için bana bir porsiyon çiköfte yollayacağını söyledi!! işte o yüzden adamı inanılmaz takdir ettim ve eskisinden daha da büyüdü gözümde komagene :) i love you komagene!!
2. dün akşam dexter'ımın (michael c. hall) ve de jerry'min (gerard butler) oynadığı gamer filmini seyrettik. ne zamandır seyretmeyi dört gözle bekliyordum, hem oyunculardan hem de konusundan dolayı. amma velakin oyuncular olmasa da konu ve işleniş açısından büyük hayalkırıklığına uğradım! izlemeyi isteyenlere okumalarını tavsiye etmem katil uşak yapıcam çünkü buradan sonra.
bir kere ben çok daha k
armaşık, felsefik, ahlaki, ve de açıkçası daha uzun bir film bekliyordum. güzel bir konuydu, her ne kadar favori adamım jason statham'ın oynadığı "death race" filminden konu olarak çarpılmış olsa da. örneğin milyonlarca insanın, amaan nasılsa bunlar idam mahkumu nasılsa ölecek deyip, televizyon karşısına geçip, o kadar hevesle böyle bir şeyi izlemesi, filmin enteresan taraflarından biri. ama malesef bu, bu kadarlar kalıyor!! insanları bunu yapmaya iten psikolojiden az da olsa bahsedilebilirdi. ve bana film inanılmaz havada kalmış gibi geldi, çünkü şöyle oluyor, film başlıyor, bu slayer denen avcılar birbirini avlıyor, kanlı, etli sahneler vs vs. sonra esas oğlan bu "oyun" alanından kaçmayı bir kaç protestocu hacker yardımıyla başarıyor, karısını buluyor, yine bir kaç kanlı ekşın sahne, sonra kötü adamın yanına gidiyor, onu öldürüyor ve film bitiyor! yani sadece action filmi olabilmeyi başarmış. koşturmacayı, kanı, silahı, savaşı, counter strike'ı seviyorsanız izleyin. ama çok da birşey beklemeyin. death race o yüzden bu filmi, hatta tek başına jason statham olmasıyla bile geçer. bir de son olarak, o adamın votka içip, onu arabanın benzinine kusup arabayı o kadar kilometre sürebilmesi de neydi allaaşkına?? bu kadar da abartılmaz ki gözüm...
geçenlerde feysbuktan ne kadar soğuduğumu ve hatta feysbukun beni arkadaşlarımdan soğuttuğunun bir sebebini anlatmıştım. şimdi biraz güncelliğini yitirmiş olsa da "arkadaşlarımdan" gördüğüm ve yine beni üzen, bunaltan ve kızdıran bir mevzu daha oldu geçenlerde. bu seferki futbol ile ilgili. efendim, duydunuz mutlaka, ercan saatçi ve metin özülkü bir sohbet programında fenerbahçe-galatasaray maçıyla ilgili "küfürlü" yorumlarda bulunmuşlar. fakat bu konuşmalar program için çekilen kısımda yapılmamış yani yayında değilken kendi aralarında sohbet ediyorlarmış. şimdi küfürü sevmem, edeni de sevmem bir defa onu söyleyeyim, ama burada değinmek istediğim mevzu başka. birincisi ben kendim galatasaraylıyım, yani okuyup da aman efendim sen kesin fenerbahçelisin ondan savunuyosun bu adamları falan demesin. ikincisi, ercan saatçi'yi de pek sevmem, daha da doğrusu nötrüm ona karşı diyelim. (müzik adamlığından spor yazarlığına kadar her alanda). yalnız, bu küfürlü konuşma videosu çıktığından beri, kendimin feysbukta gayet eğitimli, aklı başında,
düşünen insanlar olduğunu düşündüğüm insanlardan dahi gördüğüm yine şuydu: ercan saatçi'yi protesto ediyoruz videoları, durum gönderileri vs vs. ha bir de şunu yapan vardı o daha da enteresan, böyle bir protesto videosunun altına "ben senin gibi sanatçının biiiiiiiiip!!!" buyrun bakalım! buyrun buradan yakın! bunları yazan arkadaşlar sanki hiiiiiç aralarında konuşurken (yukarıda da belli olduğu gibi) küfür müfür kullanmazlar canım, hiç karşı takımın taraftarına kötü sözde bulunmazlar, hiiiiiç! haydi diyelim ki, efendim yok neymiş, onlar sanatçıymış, göz önündeymiş, dikkat etmeliymiş vs gibi savlarla bunu bir yere kadar savundular.bu video gizlice basına sızdırılmış birileri tarafından, adamların kendi aralarında sohbet etmelerini resmen ayak kaydırmak amacıyla verilmiş basına, o kadar belli, o zaman demezler mi adama be hey çok bilmiş, bu insanların gizlilik hakkı nerde kaldı hani? nerde kaldı bu insanların özel hayatı? son günlerde duyuyoruz "magazin" denen kan emicilerin sanatçıları nasıl manipüle etmeye çalıştıklarını, nasıl hayatlarını mahvettiklerini... yok öyle birşey kardeşim, bu insanlar sanatçı da olsa, göz önünde de olsa, her insan gibi onların da özel hayatlarını gizli tutma diye bir hakkı var! demem o ki, son günlerde gerçekten feysbuka girdiğimde hayretler içinde kalıyorum, kendi, hiç aklıma gelmeyecek arkadaşlarımın söylediklerinden, paylaştıklarından... silkinip kendime gelsem ve şu feysbuku kapatsam mı acaba?
yazıya başlığını veren söz çok ünlü bir film olan "v for vendetta" dan alıntı. film ilk 10 umdaki filmlerden birisi ama asıl anlatmak istediğim konu bu değil tabi ki. 5 kasımın benim için çok daha farklı bir önemi var. xaph ile beraberliğimizin tam 3. yılını doldurduk biz dün. onun bana 3. yıldönümü hediyesi olarak anlattığı masalda da olduğu gibi, birbirimizi tanıdıktan sonra
geçmişimizdeki benliklerimizi yitirdik ve ikimiz birlikte yepyeni bir benlik oluşturduk: biz. yani "biz" dün 3 yaşına bastı. ve belki de istanbul'a geldim geleli en güzel günümü yaşadım dün. önceden biletlerimizi aldığımız kenter tiyatrosunda oynayan "cimri" oyununa gittik dün. zaten oyunda demet evgar oynadığı için çok güzel olacağını biliyordum. yol akşam iş çıkışı vakti olduğu için biraz fazla kalabalıktı ve beşiktaştan harbiyeye gidene kadar bayağı bir işkence çektik. ama olsundu, birazdan izleyeceğimiz oyun ve yaşayacaklarımız buna kat kat değerdi. ben daha önce geçen sene aydın'da yine demet evgar ve bülent şakrak'ın oynadığı ve onlara okan yalabık ve hakan gerçek'in eşlik ettiği "39 basamak" adlı oyunu izlemiş ve kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım. o sıralar aydın'da ikinci öss'me hazırlanıyordum ve sıkıntıdan patlıyordum. o yüzden oyunun afişini ve afişteki oyuncuları görür görmez büyülenmiş gibi gidip biletimi almıştım. fakat o zaman demet evgar ile tanışma fırsatım olmamıştı.
oysa dün, oyun çıkışı kapıda onu bekledik ve çıkar çıkmaz da çığırarak boynuna atladım. aman tanrım, beklediğimden bile daha tatlıydı, cana yakındı, doğaldı, kısacası müthişti! xaph ona 3. yılımız olduğunu ve 3 yıldır da benim onu sayıklayıp durduğumu, bu yüzden de bugünün bana ne güzel bir hediye olduğunu söyledi. bunun üzerine o da 3 yılı deviren 7 yılı da devirirmiş derler, dedi ve hepimiz gülüştük. sonra da tabi ki hep birlikte fotoğraf çekildik. ve dediğim gibi en güzel gecelerimden birisini yaşamış oldum böylece! demet evgar gibi muhteşem bir insanla konuşabilmek çok güzel bir duyguymuş! artık dediği gibi 7. senemizde tekrar yanına gidip "eheh dediğiniz çıktı işte" demek şart oldu!
son günlerde facebook denen vakit yiyici icat ile çok fazla vakit öldürmeye başladım. kim kime ne demiş, kim hangi vidyoları eklemiş onlara bakıyorum (!). facebookun güzel yanı harbiden de komik vidyolarla vakit geçiriyo olabilmek-bazen-. fakat şu son günlerde öyle şeyler oluyo ki, inanılmaz soğudum. birincisi şu açılım muhabbetinden dolayı herkesin bu konularda uzman kesilmesi. bir açıyorsun ki facebook'u, bilmemkim "açılımın ben içine ......." isimli gruba katıldı. (bu grubu uydurdum fakat gerçekte var olanlar bu benim söylediğimden çok daha terbiyesiz ve ağır.) ya da bilmemkim "dağdan inenlerin hepsini asalım" grubuna katıldı. veya şu isimli vidyolar var: namluyu ağzına sokarım (izlemedim ama konuşan kişi osman pamukoğlu olduğuna göre kesin bir kürdün ağzıdır o), kürtler kimlik istiyor, ozan arif ağzının payını veriyor. bunlar sadece birkaç örnek. bu açılım meselesi ortaya çıktığından beri herkes aşırı milliyetçi, türkçü, kürt düşmanı kesildi. üstelik bunu da gerçekten birşeyler biliyormuş da konuya hakimmiş gibi yapanlar var ve benim asıl sinirimi hoplatan bu. ne pkk'nın, ne doğuda yaşanan çatışmaların tarihinin ne de kürtlerin yaşadığı sorunların, durumlarının ne olduğunun farkındalar. hiçbirşey bilmiyorlar bu yorumları yaparken. tek istedikleri onların hepsinden türkiyenin temizlenmesi. peki senelerdir süren "askeri savunmalar", "savaşlar" ölen askerler, ölen "insanlar" umurlarında mı acaba? hani şu nefes filminin bir sahnesini milliyetçi duygularına alet edip televizyonlarda "alın size açılım" adı altında veriyorlardı ya, o sahnede benim en çok dikkatimi çeken ve sanırım aslında gizliden "milliyetçi" duyguların ötesinde bir durum olduğunu göz önüne seren bir cümlesi vardı komutanın. diyordu ki "ölürseniz, 45 saniyeliğine kahraman olursunuz." evet, bugüne kadar ölen askerler, topraklarımızı korumak için öldü, ve 45 saniyeliğine kahraman oldular. sonra ne oldu, unutuldular. 20 yaşında gencecik insanlar, önünde upuzun bir ömür olan "İNSANLAR" ÖLDÜ. evet, olan buydu işte. insanlar öldü. bu facebooktaki, ya da tvlere çıkıp açılıma karşıyız, asalım, keselim diyen sözde kahramanların kaçı acaba savaşıp ölecek kadar cesarete sahip? hangisi böyle birşey uğruna ölmeyi göze alır? hiçbiri! ve aslında ne biliyo musunuz? almamalılar da! kimse bir avuç toprak uğruna ölmemeli! demiyorum ki kendimizi savunmayalım ama, savaşı önlemeye çalışanlara, barışla olayları çözmeye çalışanlara da köstek olmayalım. böyle yüzeysel bilgilerle, yüzeysel duygularla bazı düşünce akımlarına alet olmayalım.
bir de şu vardı, ben her zaman "ne mutlu türk'üm diyene" lafının politize edilmesine sinir oldum. bunu yapan hangi taraf olursa olsun! o lafın ne amaçla söylendiği malum ve apaçık iken bunu alıp da yamultup ben kendimi türk hissetmiyorum, bana bu dayatılamaz diyenlere de sinir oldum, kendini türk hissetmeyen çeksin gitsin ozaman kardeşim, diyenlere de sinir oldum. aslında herkes bunun ne anlatmak istediğinin farkında iken bunu milliyetçi -türk ya da kürt farketmez- duygularına alet edip de bu sözün altında kötü niyet arayan herkese sinir oluyorum.
ikincisi, geçenlerde serdar turgut denen bir gazetecinin rojin adlı şarkıcı hakkında "ben pkk lı olsam onu dağa kaçırır seks kölesi yapardım" şeklinde inanılmaz çirkin sözler sarfetmiş. ben bu kişinin yazılarını falan okumadım hiç bugüne kadar. geçenlerde bloglar arası dolaşırken birisinin bu olay hakkında şöyle yazdığını okudum, serdar turgut'un tarzı böyledir, espri yapmış, hiç bu kadar büyütülecek birşey değil, vs vs. ulan herif, o kadın senin bacın olaydı, bu "espri" yi yapan da bir kürt olaydı, acaba sen o zaman ne yazardın ve hatta ne yapardın? yalnızca "kadın" ve yalnızca "kürt" olduğu için birisinin hakkında bu şekilde sözler söyleme hakkını ona kim verebilir, allah aşkına? dediğim gibi adamı hiç okumazdım, "espri" anlayışının ne olduğunu bilemem ama, bu düpedüz tacizdir ve sokaktan geçen bir kadına laf atmaktan hiç de bir farkı yoktur. yani, bu adamın yaptığı şeye şok olduğum kadar aslında etraftan duyduğum-gördüğüm bunun gibi tepkilere de şok oluyorum. insanlar inanılmaz bir şekilde, o derece "açılım" ve "kürt" karşıtı olmuşlar ki, "insanlıklarını" unutmuşlar. bir insana yapılan bir tacizi bu şekilde "espri canım o espri" ve hatta "zaten hakediyorlar" şeklinde yorumlayabilecek kadar insanlıklarını ve edeplerini kaybetmişler.
konudan baya bir saptığımı gördüm şu anda, facebooktan bahsediyorduk aslında. öyleyse bu böyle bir yazı dizisinin birincisi olsun. beni facebooktan soğutan diğer şeyleri, diğer yazılarımda yazmaya devam ederim yakın bir zamanda. sağlıcakla kalıns!
canım kamil koç ben ne yaptım
seni pegasus diye bir alçakla aldattım
adem ile havva gibi yasak elmanın değil de,
resssssmen ayvanın tadına baktım
git allah git bitmiyor yollar
sabiha gökçen insanı çok fena zorlar
vallahi yorgunluktan ölür insan
daha da gelmem davos'a-aman sabiha gökçene.
uçak uçak dediğin nedir ki gülüm,
ben otobüs için 9 saat feda etmişim,
fıstık gibi uyuya uyuya gitmek varken
nerden şu uçağa binmeye merak salmışım!
daha da izmire uçakla gitmek mi, asla!
tanımam otobüsten başka,
trabzon dersen tabi o başka,
bundan sonra ancak uçakla giderim trabizona. (ya da samsun'a. ya da yurtdışına. her neyse)
elflerin ozanı elfcan söyledi.
hani cem yılmaz bir gösterisinde diyordu ya, sosyetikler uçakla bir yere gidecekleri zaman "uçuyorum" tabirini kullanıyolar sanki kendileri uçuyormuş da uçakla gitmiyormuş gibi. o aklıma geldi dün, hayatımda ilk kez uçakla istanbul'dan izmir'e geldim. o yüzden bu izlenimimi aktarmak istedim. olur da benim gibi cahil kalmış hiç uçağa binmemiş de binmek isteyenler varsa belki biraz fikir edinmiş olurlar. pegasus ile geldim izmir'e. bu aralar en ucuz uçak bileti bulmak için ilk bakılacak yer pegasus çünkü. neyse. reklam yapmayalım. 19.25 deki uçağım için kayışdağı'ndan sabiha gökçen havalimanı'na gitmek için saat 16.00 gibi evden çıktık. Biraz fazla erken çıkmamızın sebebi internet üzerinden aldığım biletimi pencere kenarından alabilmekti. tabi pek de böyle bi şansımız yokmuş gidince makinadan rezervasyon numarasını girip şansına ne çıkarsa o biletle gidiyorsun. saat 17.30 gibi orda olduğumuz için 2 saat boş boş zaten dolanmak zorunda kaldık. bu ayrı bir eziyet ve stres. bir de üstüne 1 saatlik yol için, yurtdışından aktarma yapanları beklediğimizden 1 saat de röt
arlı havalandık. 20. 30 da uçak havalanmıştı. tam 3 saat havaalanında vakit öldürdük. sanırım vakit öldürmek kavramını hiç bu kadar yerli yerinde kulanmamışımdır. o kadar saat orda beklemek neyse. uçağa bindim ve gördüm ki, uçak sanki küçük bir şehirden köye gitmek için minibüse falan binersin ya aynı onun için gibi. yürüyecek yol daracık, koltuklar ondan daracık, şişman bir insan olsa oraya nasıl sığar bilemiyorum. üstelik önünde ayaklarını koyacağın yer de bir o kadar dar. yani bacak bacak üstüne atman bile imkansız. hani benim en heves ettiğim şey 9 saatlik yolu 1 saate indirmek falan değildi. (zaten öyle birşey de olmadı, 16.00 da yola çıktığımı 21.30 da vardığımı bi de üstüne üstlük aydın'a 1 saat yol gittiğimi de hesaba katarsak yol tam 6 buçuk saat sürdü, gece otobüsle gitsem uyuya uyuya fıstık gibi giderdim lan!) en çok heves ettiğim şey istanbul'un ve izmir'in gece yukarıdan manzarasını görebilmekti. fekaaaaaaat, pencere diye adı geçen şey küçücük bir kareydi. neyse ki önümdeki adamın aksine benim önümdeydi pencere (zavallım yol boyunca kafasını arkaya çevirerek dışarıyı izlemeye çalıştı). istanbul biraz bulutluydu pek birşey göremedim ama izmir muhteşem görünüyordu. en azından ona değdi diyebilirim. fakat onun dışında uçakla yolculuk etmek çok stresli birşeymiş. mesela uçak havalanırken kafan patlayacakmış gibi hissediyorsun. bir de sağa sola dönerken yan yatınca insanın dengesi şaşıyor valla. dönüş biletimi de aldığım için dönüşüm dışında bundan gayrı hayatta da izmir'e uçakla falan gelmem kardeş. acaba diyorum, uzun süren uçak yolculuklarında da bu boeing bilmemne dedikleri ufacık uçağı mı kullanıyorlar.. eğer öyleyse insan kangren olur lan o yolda. kımıldayamadan o kadar saat. cık cık cık. neyse. işte hayatımın ilk uçak yolculuğu böyle stresli ve zor idi. inşallah bir daha da yurtdışına çıkana kadar uçağa binmek zorunda kalmam. neyse merak edenler için pazartesi izmir'den istanbul'a "uçuyorum" haberiniz olsun.
Çok uzun bir zamandır-yaklaşık bi 10 senedir falan- kalıcı dövme yaptırmak gibi bir hayalim ve arzum var. Hatta bunun kökeni Robbie Williams'a aşık olduğum ergenlik döneminde onun "tattoo"larını görüp vurulmam bile olabilir.(yanda açık olarak görebileceğiniz gibi adam tam bir tatto kataloğu.bunlar dövmelerinin sadece bir kısmı. arada geçici olarak yaptırdıklarını saymıyorum bile.) Duvarlarımda sırf onun fotoğrafları vardı ve hergün yüzünü görmekten tabi ki de her ergen gibi sıkılmamıştım.
Yaptırmak istediğim dövmenin çok özel ve orijinal birşey olmasını istiyorum. Birazcık yetenekli olsaydım kendi dövmemi kendim bile çizebilirdim ama ne yazık ki yağlı boya tablo çizebilmek demek dövme çizebilmek anlamına gelmiyor(muş). O yüzden şimdi dövme aramak için en büyük kaynağım tabiyki de deviantart. Bir insanın kendisine en uygun ve en içine sinen dövmeyi bulması kadar zor birşey yokmuş, bu vesileyle bunu da keşfettim. Sonuçta bütün hayatın boyunca vücudunda taşıyacağın bir damga. Herhangi bir suç işlediğinde tanınman için en büyük ayırtedici özelliklerden birisi. Ayrıca allah muhafaza cinayete felan kurban giderseniz, dövmenizden yola çıkarak şüphelilere, kanıtlara vs ulaşabilirler. (Ebet son günlerde csi izlemekten -daha açığı 4 günde bi sezon bitirdiğim içün- kafamın içinde cinayet mahalleri, şüpheliler, katiller, kurbanlar fıldır fıldır gezinmekte ama kendimi eğitiyorum diyerek bunu gaayet mantıklı kalıpların içine sokabiliyorum, taam mı?)
Herneyse asıl konumuza dönecek olursak, dövme yaptırmak
acayip de masraflı bir iş. Şimdi ben geçenlerde-ismini vermek istemiyorum- baya ünlü bir dövme salonuna mail atıp şu yandaki kediciğin fiyatını sorduğumda 8 cm olduğunu ve 350 liraya olacağını söyledi.(oha). Tabi dövmeyi yaptırırken düzgün biryere yaptırmazsan ondan sonra hoşgeldin aids demek zorunda kalırsın o yüzden de herhangi bir yerde yaptırma riskini göze alamazsın. Bu yüzden 350 liralık olmasa da nispeten iyi bir dövme salonunda yaptırmak zorundasın. Yani bir tahmin yürütürsek en az 250 lirayı gözden çıkarmak zorundasın. Tabiyki bu şu an için benim şartlarımda "rüyanda görürsün" tabiriyle açıklanabilecek bir durum. Ama olsun. Hayal kurmak gerçekleştirmenin yarısıdır derler. Ya da ben derim. Zaten dövmeyi seçmek de anasının gözü bir iş. O yüzden biryerden başlamak lazım diyorum ben.
Kendime uygun bir dövme arayışındayım, demin de söylediğim gibi. Yalnız kendime uygun bir kişilik arayışımı bile sonuçlandıramamışken buna nasıl karar vereceğim orası ayrı bir muamma. Aslında yakın bir z
amana kadar bu işi baya sonraya ertelemiştim. Fakat geçenlerde düygü ablanın kendi dövmesinin hikayesini ve resimlerini görünce çok fena halde canım çekti. Bundan daha orijinal bir dövme görmemiştim çünkü o güne kadar! O yüzden acayip gaza gelip "ben de bu kadar orijinal bişey bulmalıyım!" diye arayışa başladım. Şimdiye kadar bulduğum en akla yakın şey ying yang sembolü içerisindeki marijuana şekliydi. Bunun haricinde kafatası ve marijuana, marijuana ağacı gibi bişey, yürüyen minik kedi patileri ve bir de barış işareti şeklinde marijuanaydı.(Ebet, bi marijuana takıntım var (yanda görebildiğiniz gibi) ve dövmemin marijuanayla ilgili bişey olacağını hissediyorum) Ama, bunların hiçbirisi tam olarak içime sindi diyemiyorum. O yüzden "o özel dövmeyi" bulana kadar pes etmiycem ve arayışlarım sürecek. Ne de olsa o kadar parayı böyle birşeye harcayabilecek hale gelene kadar çoook vaktim var, bu yüzden şanslıyım.(pollyanna'nın hayat felsefesini severdim, ne var?) Sizi sonraki olacaklardan haberdar ederim sevgili blogcum.