31 Mayıs 2008 Cumartesi

"anyone else, but you!"

flaş flaş flaş! mükemmel ilişkinin formülünü buldu burda birileri, siz daha koltuğunuzda oturup öyle mayışın, dünyadan haberiniz yok! evet, mükemmel kadın-erkek ilişkisinin formülünü buldum ben. şimdi, elinizde sigaranız varsa söndürün, başka işlerle uğraşmayı bırakın, arkanıza yaslanın ve sizin için bulduğum formülü ezberlemek için metodlar düşünmeye başlayın. veya başlamayın, okuyun sonra bulursunuz. evet efendim. ne diyordum. mükemmel ilişkinin formülü. sizi, şişman ya da zayıf, güzel ya da çirkin, uzun saçlı ya da kısa saçlı, kötü modda ya da iyi modda, nasıl olursanız olun sevebilecek bir adet insan evladı. evet evet, bu kadar. ne o kuzum, hayal kırıklığına uğradınız gibi? bugün bir adet filmi ikinci kez izledim, ve bu kez erkek arkadaşımla değil de yalnız izledim. biraz da ondan olsa gerek, daha bir anlamlı geldi. neyse film incelemesi yapmayacağım şu anda, izlediğim film juno idi. çok güzel, sevimli müzikleri olan, hoş bir film. filmin sonunda bir şarkı çalınıyor, detaylarına girmiyorum. şarkının adı "anyone else, but you". filmi izlemenize gerek yok, bu şarkıyı dinleyin bu yazı için yeter.(youtube linki koyacaktım ama, yalamatube olmuş yine malesef). filmi izlemiş, dolu gözlerle (hoş ağlanacak bir film de değil ya, heralde benim psikolojimden kaynaklananan sebeplerden ötürü) ekrana bakarken, bir yandan da şarkının sözlerine dikkat ettim. şöyle diyordu kendileri : " you're a part time lover and a full time friend" meali de şu: "sen, yarı zamanlı bir sevgili, tam zamanlı bir arkadaşsın" allahım! ne sade, ne güzel, ve ne açıklayıcı bir söz dedim kendi kendime. bir kere arkadaş olamadığın bir insanla nasıl sevgili olabilirsin ki? kişi, sana arkadaş sıcaklığını, rahatlığını, gerektiğinde ağlanacak omzunu sunmadıkça nasıl sevgili olabilirsin onunla? her neyse, söz kendi kendini açıklıyor zaten, hakkında daha fazla yazmaya gerek yok. gelelim formülümüze, yine filmden duyduğum, aslında hep bilinen, ama aldırılmayan o diyaloga. "seni olduğun gibi sevecek insanı bulmak, işte bütün mesele bu!" evet. gerçekten de bütün mesele bu. sen ona karşı ne kadar cadı, dikbaşlı, sinirli olursan ol, sana yine de sevildiğini hissettirecek insanı bulmak önemli olan. tabi, insan düşünmüyor değil, madem öyle, sen neden ona kötü davranıyorsun ki, senin de onu ne yaparsa yapsın sevmen gerekmiyor mu, ona yazık değil mi? (lan! gidiyo teori elden, topla çabuk, topla, kaçırdın bütün okuyucuları bee, ne beceriksiz, ne basiretsiz insansın!) ehem. evet diyebilirsiniz bunu, çok haklısınız. ama gün gelir, devran döner, o da yapar bir eşeklik mutlaka, o zaman da siz gösterirsiniz sevginizi kardeşim! ne polemik yaratıyosunuz ki şimdi durduk yerde? benim bulduğum formülü çürütebileceğinizi mi sandınız? evet. konumuza dönelim. diyceğim o ki, eğer sizi bu şekilde sevebilecek birisini bulursanız, kaçırmayınız kardeşim!
küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından öper, yazıda aradığını bulamayanlardan peşinen özür dilerim. ama doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış zaten, yalan mı? son yorumumu yapıp, sahneden çekiliyorum, *bunu kendimden biliyorum*, macera aramayın, macerayı kendiniz yaratın!

30 Mayıs 2008 Cuma

kimse bilmez...

bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?

bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
gezecek bizim toprağın yeşilliğinde.

*****
seher yeli eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarından toprak olmadalar her gün.

*****
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?

ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işe.
(ömer hayyam)

29 Mayıs 2008 Perşembe

masal

bir zamanlar şimdi yaşadığımız coğrafyadan çok uzakta bir ülke varmış.. hani anlatılan bir fıkra vardır, tanrı her ülkeye adil davranmıştır, bazısına zenginlik, bazısına coğrafi güzellik, bazısına bolluk, bazısına akıl dağıtmış, yalnızca bir tanesine hepsinden vermiştir. yanındakiler ona sorar, neden ona böyle herşeyi verdin diye, o da der ki onun da komşularına bakın isterseniz. işte böyle bir ülkeymiş o ülke. zenginlik, güzellik, insanlarındaki güzellik...herbişey varmış, komşuları bile o kadar iyiymiş ki, bi sıkıntıları olduğunda hemen oraya yardıma koşarlarmış.
işte burada ülkenin kendisi gibi güzel, mutlu bir kız çocuğu yaşarmış. bütün gün evlerinin bahçesinde;
"I'm not looking for someone to talk to
I've got my friend, I'm more than ok
I've got more than a girl could wish for
I live my dreams but it's not all they say "
şarkısını söyleyerek dolaşıp dururmuş. gördüğü bütün çiçekleri toplar güzel koksun diye odasına koyarmış. böyle ortalıkta "all the love in the world" diye dolanıp dururken, yalnız başına, kendisi gibi şarkılar söyleyerek çiçek toplayan bir başka çocukla karşılaşmış. ama çocuk kendisi gibi neşeli şarkılar değil, hüzünlü bakan gözleri ve derinden gelen sesiyle hüzünlü şarkılar söylüyormuş. kızın görebildiği yerler, alabildiğince yeşillikmiş. hüzünlü çocuğun kıyafetleri ise yeşilden tüllermiş.. meğer bu yüzden bu zamana kadar görmedim hiç onu diye düşünmüş kız. yanına gidip omzuna dokunmuş, şarkısına ortak olup onunla birlikte söylemeye başlamış..
günler günleri kovalamış, iki küçük insan hep birlikte dolaşmaya başlamış.
kız bir gün sormuş: "dünya ne kadar büyüktür?" diye;
çocuk cevap vermiş: "gördüğün yeşilliklerin ardındaki siyahlıklar kadar büyüktür."
kız böyle bir cevap hiç beklemiyormuş, şaşırmış: "siyah nasıl bir şey?" demiş.
çocuk kızın gözlerinin yeşillerinin taa içine bakmış, elleriyle yanağına dokunmuş ve hüzünlü dudakları ile yarım yamalak gülümserken cevap vermiş: "gözlerini kapadığında gördüğün şeydir siyah."
"ama o zaman hiçbişey göremem ki" diye meraklı gözlerle çocuğun kapkara gözlerine bakarak yanıtlamış. "göremediğin için siyahtır zaten." demiş gizemli çocuk.

zaman geçmiş, minik kız sabahın birinde, güneşin ışıkları odasına vururken uyanmış, gerinerek o çocukla tanıştığı günden beri içinde peydahlanan garip ve acı tadı duyumsamış. ve o gün, karar vermiş bir daha konuşmamaya o çocukla. dünyasında siyaha ihtiyacı yokmuş çünkü onun. yeşiller neyine yetmiyormuş? ormanlarım, çiçeklerim, uçan kuşlarım ve ben mutluyuz diye düşünmüş.. gözlerini kapatmaktan korkar olmak, yani siyahtan korkar olmak istemiyormuş kız. oysa bilmiyormuş, siyah gözlerinde değil, heryerde..
giyinmiş, aynanın karşısında sarı saçlarını örerken, bir ara aynada çocuğu görür gibi olmuş. korkmuş. aynanın karşısından bir hızla kalkıp ormana koşmaya başlamış. ormanın her köşesini karış karış gezmesine rağmen çocuğu bulamamış oysa ki o gün. her seferinde yeşil tüllerinden dolayı onu göremiyor olduğunu düşünerek yorgun ve bitap düşene kadar aramış onu. akşam olup, hiç olmadığı kadar eve geç kalmayı göze alana kadar aramış. yavaş yavaş mavi gökyüzü yerini laciverte ve siyaha bırakırken, o da kendini yeşil çimlerin üzerine bırakmış usulca. sonra korkarak gözlerini kapattığında derinlerden gelen o sesle irkilmiş. o ses, şu şarkıyı söylüyormuş:
I'm not looking for someone to talk to
I've got my friend, I'm more than O.K.
I've got more than a girl could wish for
I live my dreams but it's not all they say
Still I believe I'm missing something real
I need someone who really sees me...
bu şarkı, onun kaygısız, neşeli ve yeşil zamanlarında söylediği bir şarkıymış. oysa o, şarkıyı yarısına kadar söylermiş bugüne kadar. o ses, o çocuğa aitmiş. korkuyla yerinden fırladığında siyahlar içinde onu görmüş ama o küçücükmüş, üzerine yatıp ezdiği bir çiçeğin üzerinde duruyormuş meğerse. telaşla onu avuçlarının içine almış, oysa çocuk kara gözlerinden kara yaşlar dökerken, kıza son söylediği şey şu olmuş:
"siyah, heryerde.. siyah, gözlerinde değil.. siyah, senin içinde..ben senin siyahlarınım..beni yok etmek senin elinde..bunu yapmak için söylediğin şarkıları öğrenmek senin elinde..onları değiştirmek senin elinde..bunu unutma..."
ve sonra kızın avuçlarında uzanmış yatan siyahlı çocuğun üzerine düşen kızın gözyaşları ile beyaz bir ışık belirmiş birden.. sonra tek dostu olan çocuk, kızın gözyaşı ile beyaz ışığın ortasında kaybolup gitmiş..
bu masal da burada bitmiş..

28 Mayıs 2008 Çarşamba

hazır intihar mektubu...

Bana öğretilen herşey
Bana önerilen herşey
Bana dayatılan yaşantı

İşe yaramaz bir çöplük
Yarattığınız sistemler
Kullandığımız yöntemler
Yaşamak istemem aranızda
Belki de terslik bende
Yapamadım bu düzende
Kaçacak delik arar oldum
Sürüngenler şehrinde
Eğitilmiş köpekler
Doymak bilmez maymunlar
Yaşamak istemem artık aranızda
Benden bir ruhsuz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden bir hissiz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden bir uyumsuz yaratmayı
Nasıl başardınız
Benden sizden biri yaratmayı
Nasıl başardınız
Yaşamak istemem artık aranızda...
(yavuz çetin)

kişisel bi yazı..

"seni tanımak için çok çaba sarfettim
başından vazgeçmeliydim
bilmem neden inat ettim" demiş yavuz çetin abi. zamanıma yazık ettin, sana verdiğim değerleri geri istiyorum, senin yüzünden kendimi suçluyorum... ne kötü bişey, birisine zaman kaybı olduğunu söylemek. hem söyleyen hem söylenen için...
heralde bunu kimse isteyerek söylemez, moral bozukluğu, sinir harbi anında söylenmiş olmalı bu cümle. moral bozukluğu dedim de, insanın morali ne çabuk bozulabiliyor, umutsuzluğa kapılmak ne kadar kolay.. halbuki ona karşılık mutlu olabilmek ne kadar zor, küçük birşey oldu mu hayata olumsuz bakmaya ne kadar meyilliysek, olumlu şeyler olduğunda mutlu olabilmeye, en azından gülümsemeye o kadar uzağız.
birilerini kaybettiğini anladığında insanlar ne yapar? hala umut var deyip, bir hırsla onu tekrar kazanmaya mı kalkar, savaşır mı onun için? elimden geleni yaptım diyerek pes mi eder...hangisi doğru olan, karşındakinin kararına uymak, saygı duymak, kendin acı çeksen bile uçup gitmesine izin vermek mi, yoksa sıkıca yapışmak mı kanatlarına, bir yere göndermem seni demek mi...kararlar vermek hep bu kadar zor muydu peki?bundan sonra da böyle zor mu olacak yaşamak? birşeyler kötüye gittiğinde diğer herşey onu takip etmek zorunda mıdır? yeniden gülümseyebildiğimiz o yer kaç kilometre uzakta?

26 Mayıs 2008 Pazartesi

üç maymun ve bir sanatçı



henüz izleme şerefine erişemediğim "üç maymun" filminin yönetmeni ulu insan Nuri Bilge Ceylan cannes film festivalinde en iyi yönetmen ödülünü aldı. açıkçası nuri bilge'nin fragmanları haricinde hiç bir filmini henüz izleyemedim. fakat bütün fotoğraflarını tek tek inceledim diyebilirim. açıkçası bugüne kadar tanıdığım, bildiğim bütün fotoğrafçılar içinde en iyisi diyebilirim. tabi ki başka favori fotoğrafçılarım da var ama, nuri bilge'nin aynı zamanda bir yönetmen, senarist ve oyuncu da olması hayranlığımı bi kat daha arttırıyo. zaten anladığım ve gördüğüm kadarıyla filmlerini de fotoğraflarını çektiği gibi çekiyor. onun fotoğraflarını betimlemek için açıkçası çok fazla kelime gelmiyo aklıma. hani, anlatılmayıp yaşanılması, görülmesi gereken bişey benim için o. o fotoğraflara baktığınız anda, ilmek ilmek işleniyor sanki beyninize ve kalbinize o görüntü. içten fethediyor sizi. şu anda çok istiyorum, en beğendiğim fotoğrafının ismi de şu diyebilmeyi ama inanın bunu söyleyemem. çünkü bütün fotoğrafları sanki birbirinin tamamlayıcısı, sanki bir yapbozun parçaları. en azından ben izlerken öyle hissettim.

konumuza dönecek olursak, ödül töreninde nuri bilge ceylan, o güzel insan, nasıl en güzel teşekkür edilir kategorisinde de benim gönlümün şampiyonu oldu. söylediği cümle şuydu: "bu ödülü tutkuyla sevdiğim güzel ve yalnız ülkeme adıyorum.." sanatçıların barınmakta güçlük çektiği, hor görüldüğü, itildiği bir ülkeye, ne olursa olsun, sanatçılarına bu denli acımasız davranan güzel ülkesine adadı ödülünü. bu ülke onlara nasıl davranırsa davransın, o sanatçıların her zaman bu yalnız ve güzel ülkeyi aslında terketmediğini, yalnız bırakmadığını gösterdi, en güzel ve en sade kelimelerle. oysa o'na demek isterdim ki; asıl bu ülke sana teşekkür ediyor, herşeye rağmen bizi yalnız bırakmadığın için, bu denli başarılı olup, bu denli mütavazi davranarak bu ödülü bizlere adadığın için. seni çok seviyoruz, nuri bilge ceylan, yolun sonsuza dek açık olsun!
not: www.nuribilgeceylan.com adresinden fotoğraflarına ve filmlerine ulaşabilirsiniz.

25 Mayıs 2008 Pazar

romanca, mor ve ötesi, ve erovizyon

bu senelik de erovizyon maceramızı dün gece bitirmiş olduk. öyle zaten mor ve ötesi gibi bi grubun, öyle bi şarkıyla kazanamayacağını adım gibi biliyordum. ha, şarkı harbi çok güzeldi orası ayrı. ben mor ve ötesi'ni çok takip etmem, aşırı hayranları değilim, ama bilen, yani piyasa'da tanınmadan öncesinden tanıyan arkadaşlarımın tespitlerine göre, bu erovizyon için yaptıkları şarkı, piyasa'da tanınmadan önceki şarkılarına daha çok benzermiş. ki, ben yeni mor ve ötesi'ni pek sevmem ama demek ki, eski mor ve ötesi'ni tanısaymışım severmişim. şarkımız olan "deli" nin hem müziği, hem de sözleri gerçekten dinlenesi. hele klibi, cidden çok etkileyici. ama olaya erovizyon boyutunda bakıcak olursak, pek de uygun bir şarkı olmadığı kesindi. ben en başından beri yunanistan'ın -kalomeira yanlış hatırlamıyorsam şarkıcısının adı- şarkısının kazanacağı iddiasındaydım. çünkü hem çok akılda kalıcı bir melodisi ve sözleri var, hem de sahne şovlarının konsepti gayet cezbedici, ortada hoş bi hanım kızımız dekoltesiyle dansediyor, etrafında erkekler falan, daha ne olsun, şeklinde düşünürken, hiç beklemediğim bir şekilde, şu anda ne melodisini ne sözlerini hatırlayamadığım rusya kazandı. ben tabi ki ne yunanistan'ın "secret combination" ını, ne ermenistan'ın "qele qele" sini, ne birçok, özellikle erkek arkadaşımdan duyduğum üzere ukrayna'nın güzel şarkıcısı ile "shady lady" sini, ne de kazanan rusya'nın şu anda adını hatırlamadığım şarkısını beğenmemiştim. benim favorim üç taneydi ve bunların arasında açıkçası mor ve ötesi en son sıradaydı. hoş favorim derken kazanacağını düşündüğüm değil, kazanmasını çok istediğim demek daha doğru olucak. ilk başta hırvatistan'ın iki sevimli tonton amcayla söylediği, Kraljevi Ulice (anlamı sokakların kralı imiş) ve 75 cent, 50'lerin kokusunu taşıyan, gramofonla fıkı fıkı yaptıkları şarkıları "romanca" vardı. ilk defa eurovision tarihim boyunca, bildiğim eurovision şarkıları arasında bu kadar tatlı ve bu kadar değişik bir melodiyle karşılaştım çünkü. sanıyorum da, bu şarkı öyle bi iki dinlemelik kalmıycak benim için, ve hatta klibiyle birlikte kalıcak aklımın ve kalbimin bi köşesinde. her sıkıldığımda açıp dinliycem. ve lütfen üç dakikanızı ayırıp şurdan izleyin klibini, emin ol pişman olmuycaksınız! koskoca 75 yaşındaki amca elinde kulaklık, gramofonla fıkı fıkı yapıyor yahu!
ikinci bir favorim ise bosna-hersek'in şarkısı ile birlikte gösterisiydi. şarkının güzelliği bi yana, aslında daha fazla gösterilerinden etkilendim diyebilirim. kukla taklidi yapan bi çift ortalıkta dans ede ede şarkılarını söylediler, daha doğrusu erkek söyledi, onu da şuradan izleyebilirsiniz.
bize geldiğimizde ise, tamam, şarkı harbi harbi çok güzeldi fakat, sahne şovu adına hoplayıp zıplamaktan başka bişey yapmadılar. rock söylüyolar, napabilirler ki dememek lazım, hatırlıyorum da bi sene finlandiya resmen hard rock grubuyla şov yapmıştı. gerçi mor ve ötesi'nin öyle şeyler yapacağına pek ihtimal veremiyorum ama... her neyse, en azından arkada klip oynadı da ordan azıcık yırttık. bir de türkiye'nin tanıtım videosuna da hasta oldum bu arada! ne tatlı yapmışlar, şiş kebapları :)
bu kadar eurovision demişken, ispanya'nın resmen kocca avrupayla kafa bulduğu o şarkıyı da burda anmadan geçemiycem. tanrım, hayatımdan bir üç dakika çalındı resmen.. eveet işte böyle bir erovizyon macerasının da sonuna geldik. gelecek sene bir başka erovizyon rezaleti ile görüşmek üzere sevgili okuycularım, hoşçakalın!

24 Mayıs 2008 Cumartesi

dikkat, trafik canavarı çıkabilir!

başlamadan not: nası ama sürücü belgem :)
evet efendim. bugün itibariyle ben de ehliyet almaya hak kazanmış bir potansiyel trafik canavarıyım. ne zor işmiş yahu ehliyet almak. yazılı sınavı verdik, oldu baya. bugün de sabahın köründe kalkıp direksiyon sınavına gittim. bildiğin sabahın körü ama! çoooook uzun bir zamandır bu kadar erken kalktığımı hatırlamıyorum. tam 7.30'da uyandım. bi güzel saçımı başımı elimi yüzümü yıkadım ve babamla yola koyulduk. gittik sürücü kursuna, oradan herkesi ders aldığı hocanın peşine takıp minibüslere doluşturdular. ondan sonracığıma, sınavın yapılacağı yere geldik. bi süre orada oyalandıktan sonra, sınav başladı. hocamızın arabası önde, bizim minibüs arkada tıngır mıngır yollara düştük. minibüsümüzün içi sanki okul gezisine giden lise otobüsü gibiydi. zavallı şöför amca sesimizden kurtulmak için "haydi lili lili lili yar" şarkısını sesini de bir güzel sonuna kadar açarak dinletti. düşünün artık o sınav için olan cesaret ve de moralimi! neyse efendim, iki kavşak arasında döne döne, sonunda sıra bana geldi. "hadi kolay gelsin bacım" sesleri eşliğinde, kurbanlık koyun gibi arabaya doğru yürümeye başladım. hay allah'ım, o soğukkanlı, hiçbişey karşısında heyecanlanmayan beni aldı bir heyecan! bindim arabaya, kimliğimi arkadaki "komisyon" denen ve hepimizin sanki insan değillermişcesine gözümüzde büyüttüğümüz kişilere uzattım. göz ucuyla da şöyle bir baktım ki, aaa , meğer onlar da bizim gibi insanmış canım! sabah "bu fotoğrafı hayatta bana benzetemiycekler tanrım!" diye düşündüğüm kimliğimdeki fotoğrafa bakan tonton amca liseden mi kalma bu, ee şimdi napıyosun, okuyo musun, bikbikbik şeklinde zaten kıymık kadar olan güvenimi de alıp götürdü! amcacım sus iki dakka da diyemiyosun ki, adam bilerek yapıyo dikkatin dağılacak mı bakalım diye. ki başarılı da oldu! arabaya yürürken kafamdan sırasıyla geçirdiğim şeyleri bi anda unuttum! bi yandan amcaya cevap veriyorum, bi yandan kemerimi bağladım, çalıştırdım falan. neyse kazasız belasız arabayı hareket ettirdim ve yürüdük. kavşaktan da azıcık savurtturarak da olsa döndüm ve güzelcene durdum. niyeyse biraz sert frenledim yine, her zamanki gibi (ki bu her zamanki gibi ile bütün hayatıma bir gönderme yapılıyo efendim, belirteyim!) ani bir duruş yaptım. döndükten sonra tonton amcalar sağa çekmemi reca ettiler. sağa çektim, bi beş saniye kadar da geri gitmemi söylediler. bu kadar! tam 10 saat çalışma üzerine işte bu 5 dakikalık sınavla bütün kaderim belirlenecekti! (tam türkiye'lik bi iş) neyse efendim babam beni almaya geldiğinde ona olanları hararetle ve aynen şu şekilde " konuşturdular ki, ben yoksa, ondan sora kalktım işte, hiç heycanlı diildim ki, tanıyomuş seni, komisyon da insanmış?!?, konuşturdular ama, bıdı bıdı" şeklinde bi çırpıda anlatıverdim. tabi doğal olarak adam bişey anlamadı. saat 1-1 buçuk gibi sonuçları annemden "95 almış geçmişsin, hadi hayırlı olsun, annen ceylan sürücü kursundan bildirdi" şeklinde haberini aldım ve yüreciğime sular serpildi. efendim, sonuç olarak ehliyet almak isteyen tüm arkadaşlara tavsiyem, hiç heyecan yapmayın, bizzat şahit oldum, komisyon da bi insan! hadi bakalım. kolay gelsin.

23 Mayıs 2008 Cuma

çekiyorum!

bugün netfotoğraf sitesinden bütün fotoğraflarımı sildim ve deviantart'a geçiş yaptım. buradan benim deviant'larıma bakabilirsiniz. deviantart'ta biraz dolandım, erdal kınacı'ya, meren'e rastladım ve hayran hayran, ağzımdan sular akarak fotoğraflarına göz attım. gezindikçe fotoğraf makinamdan uzaklaştım. tabi canon çok iyi bi marka, ki ne kadar araştırıp da aldığımı o makinayı, bir ben bilirim. ama ne de olsa kompakt makina ve profesyonel değil, "acemi fotoğrafçı" kategorisine girebilmek için kompakt yeterli gelmiyo malesef. her neyse, seneye yeniden başlayacağım hayatım için verdiğim kararlara bir yenisini ekledim. yeni bir dslr fotoğraf makinası almak. dslr'nin ne olduğuna şuradan göz atabilirsiniz. ne olursa olsun, fotoğraf çekerken, daha sonra hiçbir fotoşop müdahelesinde bulunmadan, olduğu gibi güzel olmasını istiyorum ve canon a540 olan benim makinamla bu hiç de kolay değil. o yüzden seneye yapılacak işler listesine para biriktirip ya eos serisinden ya da nikon d serisinden bir makina almayı ekliyorum. sonra da ifsak'ın ya da güzel okulumun düzenlediği kurslardan birini almalıyım. bu da başka bir başlangıç için minik bir emekleme işte. siteye üye oldum ve bi kaç fotoğrafımı ekledim bile. ve ekledikten hemen sonra bir kaç tanesine birileri yorum yapınca ve bir kaç tanesini de insanlar favorilerine ekleyince moralim biraz yerine geldi. demek ki ben de ışık var be okuyucum. değil mi ama?
bu arada deviantart'ta gezerken meren'in sayfasını keşfettim ve biraz önce de dediğim gibi ağzım açık izledim. işin komik yanı, favorilerime eklemeye çalışırken sanırım arkadaşlarıma eklemiş bulundum! baya bi süre "acaba yanlış anlar mı, ulen elifcan bi işi de düzgün yapamıyon, yaa acaba beni yanlış anlar mı, amacım o değildi ki ama yaaaa" şeklinde kendimce triplere girip, kıvrandıktan sonra ana sayfasına "fotoğraflarınızı çok beğeniyorum, ehi ehi, yeniyim ben kii" şeklinde acayip bi yorum ekledim. sonra da her zamanki gibi kendimi komik hissettim ama iş işten geçti artık napalım :)
evet, bugün de böylece başka bir maceraya atılmış bulunduk. bu arada netfotoğraf'tan ayrılmamın sebebi ise, kısaca "tamamen kişisel" bir olay diyebilirim. buradan ayrıntısıyla okuyabilirsiniz. işte böyle! önemli olan da kısıtlı imkanlarla güzel bişeyler yaratabilmek değil mi ama diye kendimi avutarak yazıma burada son verirken, küçüklerin gözlerinden, okuyanların yanaklarından öpüyorum.

22 Mayıs 2008 Perşembe

ederlezi...


"You have to learn to dance together. There is no superior people no superior religion. (..................) When it comes to music there are no borders. Learn from Gypsies. They have no borders, no this or that religion, no this or that land;they have human passion."

Efendim, türkçesi şöyle birşey oluyor ki: "Birlikte dans etmeyi öğrenmelisiniz. Üstün insan yoktur, üstün din yoktur. (.....................) Konu müzik olduğunda sınırlar yoktur. Roman'lardan öğrenin. Onların sınırları yok
tur, şu ya da bu dinleri, şu ya da bu toprakları yoktur, onların insani tutkuları vardır." Bu yorumu yutup'ta goran bregovic'in ederlezi'sini dinlerken aşağıdaki yorumların arasında gördüm. bir türk yapmıştı bu yorumu, isminden anladım. ve neden bilmiyorum, içimi bir huzur kapladı. o yorumu yazanı çok sevdim birden, kanım kaynadı ona. bir gün öyle bir yaşama sahip olabileceğimize inanan, bunun güzelliğini savunan, ırkları, dinleri, ve her türlü farklılığı ile her insanı olduğu gibi kabul edip, birini diğerinden üstün görmeden birarada, paylaşarak, sevinci,hüznü, aşı, herşeyi paylaşarak yaşayabileceğimiz bir dünya özlemi duyan herkesi çok seviyorum çünkü ben. çünkü istiyorum, canı gönülden istiyorum bunu, bi gün bunun olabilmesi için ruhuna ihtiyacımız var deseler, ya da en sevdiğin insanı kurban etmemiz gerekiyor deseler, hiç düşünmem ki, kabul ederim. işte sırf bu yüzden, bunu benim kadar isteyen bir başka insanın, benim aksime, bunun olabileceğine inancı olan insanın varlığına tanık olduğum zaman, sebepsiz bir huzur kaplıyor içimi, gözlerim doluyor, boğazımda bişey düğümleniyor... çünkü ben bi türlü inanamıyorum o günün gelebileceğine. belki fazla karamsar olduğumu düşüneceksiniz, ya da bir başkası fazla gerçekçi olduğumu da söyleyebilir. iki türlü de insanı mutlu etmiyor böyle düşünmek. bi yerde duymuştum şöyle bir söz vardı, şimdi hatırlayamıyorum nereden olduğunu : "susma eleştir, ama sonra da gel ve değiştir." işte insan inanmadığı zaman, "gelip değiştirme" hevesini de kaybediyor... inanmayı çok istiyorsun ama bunun için bir sebebin olmuyor, olanları da göremiyorsun artık. bişeyleri değiştirmediğin zaman ise eleştirmenin de bir manası kalmıyor. inanç herşeyin, besini, yaşama sevincinin, insanlara olan sevginin, herşeyin bir numaralı besin kaynağı. inanç olmadan, hiçbir şey olmuyor, bunu anladım ben. inancımı kaybetmiş olmamın sorumlularını ise başka bir yazıda uzun uzun anlatırım inşallah. bol inançlı günler, hiçbi zaman umudunuzu yitirmemeniz dileklerimle efenim..
düzenleme: "susma eleştir, ama sonra da gel ve değiştir" güzelsözünü canım ciğerim bir arkadaşımdan duymuşum, o da barışarock forumlarından duymuşmuş efendim.
düzenleme: bu fotoğrafı meren'in favori fotoğrafçılarının arasında görüp araştırdığım sebastiao salgado hakkında araştırma yaparken, resmi sitesinde masaüstü olarak indirebileceğimiz fotoğraflar arasında buldum. konuya uygun gördüm.sonradan ekledim.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

doğanın yengesi...


yaz geldi yine, yeniden. üstelik daha mayıstayız. ona rağmen 30 dereceyi geçiyor hava sıcaklığı.yakında klasik "afrika sıcakları" da bastırır. işte böyle bozduk dünyanın dengesini. bozduk tabi. hep birlikte elele verdik, ormanları nasıl daha çabuk tüketiriz, denizleri nasıl daha fazla kirletiriz, hayvanların neslini nasıl tüketiriz diye işbirliği yaptık. hiçbişey yapmasak bile göz yumduk, izin verdik bunlara. ondan sonra da kışları aman çok soğuk, yazları aman çok sıcak diye şikayet ederiz. olur tabi öyle, ne sandın? kyoto'yu bile imzalamayan ülkelerin bulunduğu bir devirde, üstelik o ülkelerden birinde yaşıyoruz. ne yazık! neyse, diyeceğim oydu ki, bugün gazete de bir haber okumuş bulundum. şöyle ki: dünyaca ünlü focus dergisi bir araştırma yapmış, erkeksiz doğum denen şeyin ortaya çıkmasından dolayı şöyle bir bulgu koymuş ortaya efendim, 2128 de dünya nüfusunun yüzde 70'ini kadınlar oluşturacakmış, vesaire vesaire, 2138 de de bütün erkekler ölecekmiş de bütün nüfusu kadınlar oluşturacakmış. hayır, birler basamağındaki rakam bile belli! nasıl böyle kesin sonuçlara vardıkları konusuna birazdan dönmek üzere, şimdilik denge bozmak ile ilgili bir irdelemede bulunacağım. aslında irdelemeyi falan geçip, bir sürü para harcayıp, işi gücü olmayıp da, sanki dünyada karnını doyuramayan insanlar yokmuş gibi, hayvanca yaşayan insanlar yokmuş gibi, aman erkek nesli tükenirse nasıl çoğalırız, eyvah şeklinde araştırmaları yapanların suratına şöyle bir hönkürmek isterdim, o yüzden fırsat bu fırsat, kendi blogumdan hönkürüyorum, hiç kusura bakmayın efenim: FUCK YOU ALL!!! ehem. evet. hayır, düşünüyorum da, bu araştırmaları yapan zihniyetle, 3 çocuk doğurun aman ırkımız ay pardon neslimiz tükenmesin diyenler arasında pek bir fark bulamıyorum. zaten doğanın, iklimlerin, hayvanların içine ettiğiniz yetmedi, birazcık da insan nesliyle uğraşın değil mi? nasılsa para bok. harcayacak yer de yok sizde. bir de anlamadığım nokta, bu araştırmaları acaba kadınlar mı yapıyorlar, yoksa erkekler kendi nesillerinden bu kadar nefret mi ediyorlar? güzel kardeşlerim, gelin dünyanın dengesini bozmayalım, kadının diğer yarısı erkektir, tıpkı ateş ile su gibi, su olmazsa yangın yanarsa, kim söndürecek o yangını?
hadi onu da geçtim diyelim yaptınız bu araştırmaları, erkeklere ölüm, size ihtiyacımız yok dediniz. kadın candır, iyidir, bizdendir dediniz, dünya kadınlara kalsın dediniz. hadi onu da demediniz, insan sağlığı ile, genetikle ilgili bir araştırma bu, çomak sokma terbiyesiz, işe yarıycak bunlar dediniz, tamam dedim, iyi hoş güzel falan filan. peki güzel kardeşim, 2128 ile 2138 yıllarını bu kadar kesin nasıl hesapladınız yahu? hayır, şimdi şöyle birşey de var, bu "son teknoloji" yöntemlerden yararlanmak için, azıcık biraz paran olması lazım öyle değil mi? şimdi düşünüyorum da, afrika'da bırak son teknolojiyi, bırak teknolojiyi görmeyi karnını doyuramayan insanlar varkene, nedir bu tespitlerin dayandığı nokta? hayır, burda ya afrika'da yaşayan insanları insandan saymıyolar ya da o zamana kadar nasılsa bunların nesli tükenir diyolar.. çünkü sadece avrupa ve amerika'yı hesaba katarak hesapladılarsa anca o şekilde o kadar kesin sonuçlara ulaşılabilir, zira ne asya ülkelerinin ne arabistan'ın ne afrika' nın böyle teknolojilere ne para vereceğini ne de itibar göstereceğini sanmıyorum. sanki o kadar basit herşey, bir kere din diye bişey var kardeşim. kolay mı öyle, müslümanlar napar sizi biliyo musunuz? (!)
ah dünya ah... ne hale geldin sonunda.. ne hale getirdiler, getirdik...yazık hem de çok yazık...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

...and the oscar goes to...

bugün, biraz can sıkıntısından, biraz da kültürümüz genişlesin diye(!) oturup film izlemeye karar verdim. ve biraz meraktan, biraz da bu yılın oskar şampiyonu olup 4 tanesini birden-'en iyi film', 'en iyi yönetmen', 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' ve 'en iyi uyarlama senaryo'- cebe indirerek ödül töreninden ayrılmış olmasından dolayı "No country for old men", güzel Türkçe'mizle "İhtiyarlara yer yok" filmini oturup izlemeye karar verdim. hmm. evet, profesyonel film eleştirmeni olmayabilirim, ya da "oskar kriterlerini" bilmiyor olabilirim, fekat, bu, hakkında hiçbir yorum, eleştiri okumadan izlediğim bu film hakkında yorum yapmaktan beni alıkoyamaz! filme bakıyoruz. konusu gayet sıradan, basit, ağır ilerleyen, üstelik sahnelerinde hiçbir albeni, sanatsal bir görüntü bulunmayan, bildiğiniz amerikan filmi. bana kalırsa, oyunculukların müthiş olması dışında filmin hiçbir albenili tarafı yok! ha, derseniz 2 saat izledin, vakit kaybı mı, izlemesem daha iyi mi, herşeye rağmen izleyin derim. çünkü; öncelikle oyunculardan javier bardem, ki öncesinde "Love in the time of cholera" ve "Goya's ghost" filminden tanıdığım ve de beklediğim üzere, mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Ayrıca kesinlikle Woody Harrelson gibi bir oyuncu da gözardı edilemez. bundan başka diğer bir "çünkü" şu ki, az da olsa, bazı bazı, toplumsal eleştiri yapılmış filmde. biraz önce filmden önce hiçbir yorum izlemeden oturdum, izledim dememin sebebine burda geliyorum işte. filmden sonra yorumları okuduğumda coen biraderlerin filmlerinde genel olarak bir "kara mizah" unsuru görüldüğünden ve bu filmde pek olmadığından bahsediliyordu. ben de bunun üzerine düşündüm ki, bu filmde de aynı unsurdan yararlansalarmış pek bir hoş olurmuş efenim. çünkümüz ise, kara mizah unsurunun azlığına rağmen, arada bazı diyaloglarla, psikolojik ve toplumsal çözümlemelere gidilmiş, az da olsa. bir de şöyle bir ilginçlik var filmle ilgili. filmde neredeyse hiç müzik kullanılmamış. bu beni ziyadesiyle şaşırttı efenim, çünkü böyle sade, ağır ilerleyen bir filmin müzikle desteklenmemesi, hakikaten ilginç olmuş. keşke olmasaymış diyorum.
şimdi yazacaklarım hafiften -katil uşak- moduna girebilir, o yüzden izlememiş ve izlemeyi düşünen varsa okumamasını tavsiye ederim.
şöyle ki efendim, javier bardem yardımcı oyuncu oskar'ını evine götürmüş, oysa ki, film daha çok bardem'in canlandırdığı katil karakterinin üzerinde yoğunlaşmış gibiydi, yani bana kalırsa, başrol oyuncusu o idi filmde.katilin ne denli psikopat olduğunu zaten siz de farketmişsinizdir. ondan da öte, adamın düşünüş tarzı bir acayipti efenim. herneyse bardem zaten filmde bunu yeterince yansıtmakta. ve aldığı oskar'ı da kanının son damlasına kadar haketmekte. tek anlayamadığım yukarıda da söylediğim gibi yardımcı oyuncu olmuş olması. oysa ki başrol gözüken brolin'in nasıl öldüğü bile muallakta kalıyor filmde! karısının hele ölüp ölmediği bile belli değil. üstelik kişilik olarak da hiçbir üstün özelliği yok. aynı şekilde bütün buraya kadar olanların özeti olarak filmin de çok bir üstün özelliği yok. ama yine de vakit kaybı denemez, izlenebilir, en azından aldığı oskarların ve bardem'in hatrına! iyi seyirler efenim :)

18 Mayıs 2008 Pazar

filmler,müzikler,kitaplar...

offf. bazen daral geliyor ruhuma vallahi. dünyada okunması gereken o kadar çok kitap, izlenmesi gereken o kadar çok film ve dinlenmesi gereken o kadar çok müzik var ki! yapmam gereken o kadar çok şey var ki! acaba hangi birine gerçekten zaman ayırabileceğim?fotoğrafla ilgili bi kaç site keşfetmişken bu aralar yeniden fotoğraflarıma,makinama zaman ayırmaya karar verdim! tabi bu arada, yeni yeni bloglar da keşfettim, fotoğraf sevdası uğruna. bi arkadaşım bana meren diye birisinin blogunu önermişti, ben de merak ettim bi uğradım. iyi ki de uğramışım diyorum şimdi. meren, pardusun, linux'un en iyi geliştiricelerinden birisiymiş.şöyle ki:meren.org bu arada fotoğrafla da uğraşıyormuş falan filan. neyse, blogundaki fotoğraflara baktım, fotoğraflarına ayrı hasta, yaşantısına ayrı hasta oldum. aslında konu o da değil. abinin sitesini gezerken, karısının sitesinin olduğunu farkettim. ve üç gündür, ablamızın sitesini gez gez, oku oku bitiremedim! bayıldım resmen! o nasıl güzel yazı yazmaktır, nasıl bir anlatım tarzıdır. sanki çok yakın bir tanıdığımla sohbet ediyormuş hissi yaşadım. üstelik yaşam tarzları o kadar güzel ki! new orleans'da yaşıyorlar, ve kendisi biyolog. falan filan. yani hakkında anlatacak çok şey var aslında.yeri gelmişken adresini de yazmadan geçmeyeyim: biyolokum.com ama konum o değildi açıkçası. her neyse.toplayalım şimdi. o ablamızın sitesinden aurgasm.us diye bir siteye yönlendim ve oradan da başka bir yabancı abimizin beğenip, okuyucularının beğenisine sunduğu şarkıcıların bazı parçalarını indirme imkanınız var.
işte, o sitede melody gardot diy
e bir kadın keşfettim. zaten son zamanlarda blues tarzına bi ilgim ortaya çıkıyordu, bu kadınla baya bi gelişme yaşadım diyebilirim. o kadar pürüzsüz ve güzel bir ses ile o güzelim müziğin yatıştırıcı, enfes etkisi bir araya gelirse işte böyle birşey ortaya çıkar! buradan dinleyebilirsiniz.
herneyse. evet şu dünyada dinlemem gereken o kadar çok müzik var ki kıs
mına bir örnek vermiş olduk böylece. şimdi gelelim okumam gereken o kadar çok kitap var ki kısmına!
bugün, nadide sözlüğümüzde adına rastladığım bir kitaba, daha sonra da aynı gün içinde yukarıda bahsettiğim ablanın sitesinde de rastlayınca okumama gerektiğine karar verdim. kitabımız, tutunamayanlar, oğuz atay'dan. müzik kısmı için
bi adım attık ama bu kitap için henüz birşey başarabilmiş değilim, ama en kısa zamanda elime geçireceğim. kitap hakkında duyduğum ve söyleyebileceğim tek şey, olabilecek en kalın kitap olduğu ve çok değişik bir kaç tarzı içinde bulunduran bir "ilk deneme" olduğu! yorumuna ise okuduktan sonra devam edeceğim inşallah!evet, bugün de böyle geçti işte...aslında filmler kısmı için de yazmak istediğim şeyler var, zira bugün bu senenin oscar şampiyonu "no country for old men" filmini izledim. ama onun yorumunu da gecenin ilerleyen saatlerine bırakıyorum.ellerim ağrıdı :)

pinhani-yalnızlık..

bana, beni anlatan şarkı..

"tesadüfen tanıştık seninle

uzun zamanda alıştık birbirimize
beni benden alırsın istersen ama
yalnızlığım sürer hep benimle

bu yalnızlık içime işlemiş
çıkartamazsın çünkü o senden eski
bu yalnızlık içime işlemiş
çıkartamazsın çünkü o benden biri

çocukken ben oynardım kendimle
yalnızlıkla hayaller peşinde
şimdi senle beraber olsak da
ben yalnızım yalnızlık özümde

bu yalnızlık içime işlemiş
çıkartamazsın çünkü o senden eski
bu yalnızlık içime işlemiş
çıkartamazsın çünkü o benden biri, senden biri.. "

17 Mayıs 2008 Cumartesi

güzel bir gün..

bugün yepisyeni, taptaze bir gün yaşadım vallahi. neymiş efendim, bakalım. dün gece kaki king dinlerken, birşeyler olmuşmuş bana. gitar virtüözü ablamızın ardından davul virtözü bir diğer ablamıza geçişlerle geceyi etmişiz. düşünmüşüz, kendi ayakları üstünde durmak lazımmış artık. herkes büyüyorken, böyle eskisi gibi baba evi kızı olarak kalmak olmaz. hakikaten nasıl da değişiyor insanlar. sadece dış görünüşleri değil, kişilikleri de değişiyor üniversiteye başlayınca insanların. tanıdığım bir çok insana deney hamsteri gibi yaklaşarak inceliyorum da, vay vay vay. hepisi bir büyümüş, bir güzelleşmiş, bir değişmiş, efendime söyleyeyim, davranışları bile değişiyor insanların.büyüyorlar bi nevi. bir de kendime bakıyorum da, hiç değişmedim, hiç büyümedim, hep hayaller kuran, hayatı olduğu gibi kabullenmeyen, aklı bir karış havada çocuk olarak kaldım. sanki bir tek güneş gözlüğümü taktığımda büyümüş hissediyorum kendimi! havalı, kendinden emin falan filan... neden acaba? neyse ne diyorduk, bugün sabah kalktım da, dün gecenin düşünmüşlükleri ile, bir farklı uyandım güne galiba. ılık bir duş aldım, tam eşofmanlarımı çekmiş, dünümün aynısını yaşamaya hazırlanıyordum ki, neden dedim, giyindim, süslendim, annemi de kandırdım, birlikte çarşılara attık kendimizi. dersaneden sınav tarihlerini öğrendim, alışveriş de yaptım. geçenlerde yazlık kıyafetlerime bakıyordum da, hiç güzel birşey kalmamış. bir iki parça bluz aldık.hmmm.başka, acıbadem kurabiyesi aldık, çoktandır canım istiyordu ama, üşeniyorum, öyleyse yarın, felsefesiyle yaşadığım için, bugüne kısmet oldu! herneyse, iki haftadır kaçırdığım uykusuz'umu, penguen'imi aldım, eve döndüm. kuruldum koltuğuma. güzel bir gündü yani. evet, ben bugün güneş gözlüğümü taktım işte!

Kaki King

bizim zamane sözlüğümüz var, orda bir de zamane radyomuz var. güzel birşey o radyo. arşivinden sıkıldın mı aç, grunger'ımız var, dolapdereli'miz var, jerphy'miz var bi de wakabayashi genzo'muz var yayın yapan. hepsi ayrı güzel yayınlar yaparlar. bu gece, grunger'ımız, kaki king diye bir hanım ablamızın albüm tanıtımını yapıyor sağolsun. beni de dinlemeye davet etti, az sayıda dinleyenlerden birisi olduğum için. her neyse, efendim, dinliyoruz kaki king ablamızı. yeni bi albüm çıkarmış mart'ta, 11 şarkılık. norah jones- kt tunstall karışımı, blues-jazz-folk-rock karışımı bir müzik tarzı var. sakinden, yatıştırıcı ilaç gibi de bir sesi var. bir de güzel gitar çalışı var, hakikaten tavsiye edilesi.
ş
urdan dinleyiniz efenim:www.myspace.com/kakiking gerçi, ne olursa olsun, meg white ablanın yerini tutamaz, hep söylerim. idolüm olmaya devam edecek, her ne kadar kilo da alsa, porno videosu da çıksa ortaya -ki komplodur o komplo diyoruz- türkiye'ye gelmemiş dahi olsa, her daim gönlümüzde yeri bambaşka olacak. evet. ne diyordum. geçen gün, yine nadide sözlüğümüz zamane'den tanıştığım bir arkadaşıma kendimle ilgili bir şeyler söylerken buldum kendimi. evet. hem birşeyler söylerken buldum hem de gerçekten kendimi buldum. ona dedim ki, ben üniversiteyi öylesine okuycam galiba, ben yazar, müzisyen, fotoğrafçı ya da ne bileyim, onun gibi birşey olacağım. bana zengin koca mı bulacaksın diyen çok sevgili arkadaşıma dedim ki, yok ya, sürüne sürüne yaşayacağım işte, bi şekilde... kendini arayan sen değil miydin e be gülüm? buldun işte kendini... az para, çok mutluluk. az düşünce, çok iş. falan filan işte. sürüne sürüne belki ama aileme yük olmadan. kendi başıma. bunu yapmazsam delireceğim çünkü. evet.nokta.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

...

bu gece, değişik bi gece. saat 12 yi geçmiş aslında, diğer güne doğru bi adım atmışız bile. ama nedense içimden uyumak gelmiyor hiç.. zaten radyoda ağzımıza mıçan şarkıları koymuş listeye, çal babam çalıyor..babam demişken, insanlara ailesiyle ilgili tavsiyeler vermek uzaktan, ne kadar kolaymış.. kendine gelince oysa durum, bambaşka bi insan kesiliyorsun. istediğini söyle, sevgi, öfke, kızgınlık vs hakkında. kendine gelince, en büyük kötülük sana yapılmış gibi geliyor insana.. bunca şeyden sonra, insana "umursamıyorsun" hiçbişeyi demesi insanın kendi babasının, koyuyomuş. kendi içinde bir sürü acıyla savaşırken, bir sürü deli ruh haliyle boğuşurken, onlar üzülmesin diye gülümsemeye çalıştığın zaman, hiçbişeyi umursamıyor durumuna düşüyormuşsun onların gözünde. herşeyi onlar üzülmesin diye, onların zorlamasıyla yaptığın zaman, ben sana demiştim diyemiyormuşsun. dediğin zaman da aldığın tepkiyle başa çıkamıyormuşsun. güçlü olduğumu düşünürdüm hep. ya da ben öyle düşünmesem bile birileri çıkar beni ikna ederdi buna. güçlüyüm ben. cesurum. neler yapmaya kalktım hayatımda boyuma posuma bakmadan. ne işe yaradı ki? neyi iyileştirdi yaptıklarım? bu mu cesaret? hala mutsuzsam niye yaptım onca şeyi? ya da hala mutsuz olmaya devam edeceksem... ben, suçluluk duygusuyla boğuşurken kendi başıma, kimsenin beni anlamadığını düşünürken, ki bunun için onları suçlayamazken, aileme ne kadar yük olduğumun farkındayken, bana umursamıyorsun diyen benim babam mı? nasıl açıklayabilirim bütün bunları onlara? çok yalnız olduğumu, yaptığım bir çok şey için pişmanlık duyduğumu, içten içe duyduğum bu hüznün beni ele geçirdiğini, mutlu olmak için çırpındıkça ise daha fazla derine battığımı, hayattan ne istediğimi bile bilmediğimi, ne olacağımı ne olmak istediğimi bilmediğimi, düşündükleri kadar zeki olmadığımı ya da olmak istemediğimi, onlara layık olamayacağımı hissettiğimi....bütün bunları nasıl anlatabilirim kendi aileme? üstelik bunları kimseye anlatmak istemediğim için, anlatamadığım için kendime acıdığımı, bunları siz okuduğunuzda hissedeceğiniz acılar için kendime üzüldüğümden daha fazla üzüldüğümü nasıl anlatabilirim? kendime, aileme, size... hiçbişey söylemeyin bana...hiçbişey ikna edemez çünkü beni şu anda...yalnız olduğum için mutsuz muyum? belki biraz.. ama bunu kendi kendime yaptım ve belki de buna ihtiyacım var...herşey için üzgünüm...

12 Mayıs 2008 Pazartesi

"rüyalarda buluşuruz"

sanırım bu anlatacağım, tam blogun adına yaraşır bi olay olacak. o yüzden iyi dinleyin. ve ayrıca blog açıldığından beri anlatacağım ilk komik saçmalamam sanırım. ama anlatmazsam gözüme uyku girmez heralde.
evet.fonda the white stripes dinlerken uyuya kalırsanız başınıza gelecekler efenim. rüyanızda grubun evinizin salonuna kadar gelmiş, size canlı konser verdiğini görmekle kalmazsınız.. yoo, bu kadar değil.. meg'in üzerinde sponge bob damgalı bi tişört olduğunu mu, yoksa ikisinin de türkçe konuştuğunu mu anlatayım? çalıp söylemeyi bitirdikten sonra bir güzel sohbet ettiğimizi, hatta jack'in azıcık peltek konuştuğunu mu? aslında çok fakir olduklarını-sanırım buradan çıkan yeni bi grup olarak mı hayal ettim artık ne yaptıysam- bir araba alacak paraları olmadığını anlattıklarını mı? meg çok tatlıydı ama allah için. bütün şarkılarını da ezbere bildiğimden heralde, hayran kalmışlardı bana. gerçi meg davul çalmıyodu da gitar çalıyodu. o kadarını sığdıramadım heralde salonumuza. ve hatta daha sonra eve gelen çoluklu çocuklu misafirleri ve gelen çocuğun meg ile oynarken tişörtünden düğme koparmasını ve benim çocuğa fiske atmamla kaçışını da yazmadan geçemeyeceğim. uyanmadan önce hatırladığım son şey ise, onlara gece bizde kalmalarını teklif etmek ve meg ile sabaha kadar sohbet etmek planları yaptığımdı.evet, sanırım biraz da kıçım açıkta kalmış olabilir. uyandığımda kendime bir hayli güldüğüm için, yazmam gerektiğini düşündüm. evet yazmam gerekiyodu böyle bişeyi. tam bloga layık. afiyet olsun.

11 Mayıs 2008 Pazar

"...don't look back, you're safe now..."

"sadece herşeyimizi kaybettiğimiz zaman herşeyi yapabilecek kadar özgür oluruz." bugün bi arkadaşımın msn iletisinde gördüğüm bu cümle hakkında oturdum uzun uzun düşündüm. hatta hala düşünüyorum. nerden bulduysa bu felsefik cümleciği, hiç "msn iletisine" yakışmayacak kadar güzel ve doğru bir laf olduğunu düşünüyorum. kaybedecek hiçbişeyin olmadığı zaman, hiçbi şeyden korkmazsın, suç işlemekten bile. ve gerçekten herşeyi yapabilecek kadar özgür olduğun zaman kaybedeceğin hiçbişey olmadığı içindir. şimdi, şu anda kalkıp, bambaşka bir ülkede bambaşka bir yaşama başlamak istiyorum diye kaç kişi diyebilir? arkama bakmadan gidebilirim, üzülmem, korkmam, kim diyebilir? yalnızca yalnız olanlar... kolay mı? zor... hem de çok zor... isterdim o kadar özgür olabilmek. ama bi yandan da isterdim hiçbişeyi geride bırakmamak, kaybetmemek... ama zor.. hem de çok zor...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

öyle bi yazı...

"bi adam bul, sana aynalar tutmasın,
o kadar güzel yüzün, içine bakmasın,
seni korkutmasın...."
tüyleriniz diken diken olmuyor mu? bi daha okuyun. yine olmadıysa bi daha. bi daha. bi daha. anlayana kadar, sindire sindire okuyun... erkekseniz, bi kadın bul, diye değiştirin öyle söyleyin kendi kendinize... birinin size bunu söylediğini düşünün... can yakıyor... öyle değil mi? yakar tabii. kendinizden nefret ederdiniz değil mi? ben ediyorum... bazı bazı... öyle işte... bu da böyle bi yazı...

09 Mayıs 2008 Cuma

öyle sarhoş olsam ki!

sarhoşluk hali. ister içkiden, ister yalnızlıktan, ister aşktan... güzeldir genelde. insanın başı döner, sürekli gülersin, söylemeyeceğin şeyler söyler, bilinç altındaki şeyleri ortaya çıkarırsın. sarhoşken düşündüğün şeyler, seni ele verir. örneğin düşündüğün insanlar... çok sevdiğin ama koptuğun bi insanla yeniden bir araya gelmeni bile sağlayabilir sarhoşluk hali... o kişi, içmiş, aklına sen gelmişsin. almış telefonu eline seni aramaya başlamış ama ulaşamamış sana bir türlü. sonra telefona baktığında onun numarasını görmüşsün. malum kendisi gibi numarasını da sildin telefondan ama hafızadan silemezsin ki! görür görmez anladın o olduğunu. telaşlanırsın ilk başta, ellerin titrer, nasıl olur, neden arar gibi düşünceler beynini kemirir. sonra ortak bir arkadaş bulunur ve neler olduğu öğrenilir... ve hikaye gelişir, yarım kaldığı yerden... yani anlarsın bir insan sarhoşken, düşünmemeye çalıştığı, düşünmek istemediği şeyleri, bilinç altına ittiği şeyleri bir anda açığa çıkarır . o anda kimi düşünüyorsa, onu seviyordur sarhoş kişi. kendini seviyorsa en çok kendini düşünür. en yakın dostuyla arası bozuksa onu. veya başka herhangi birini çok seviyorsa onu. güzel sonuçlar ortaya çıkardığı gibi bazen herşeyi mahfede de bilir. sevmediğiniz kişileri arayıp senden nefret ediyorum diye bağırmanıza da yol açabilir, benden uyarması.... ben sarhoşken ne mi düşünüyorum? şu anda sadece sarhoş olmayalı ne kadar uzun süre geçtiğini düşünüyorum...belki de bana gereken bu....

müzik kovar yalnızlığı...

Bahar oldu aman
Al kese astım gül dalına
Adadım yarin adına
İki göz oda...
Dağ yeşil, dallar yeşil
Uyandılar bayrama
Her gönül şen
Bir benim bahtım kara ...
Kokuyor buram buram
Fulyalar vakit tamam
Bir bana uğramadı
Bu bahar bayram ...
Ağlama hıdrellez
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara
Ne yolu var ne izi
Tanıdık değil yüzü
Dileğim Allah’tan
Aşk sözün özü ...
Sevdiğim yok eşim yok
Ağardı bir gün daha
Ey benim şans yıldızım
Gülümse bana ...

ey benim şans yıldızım, gülümse bana...gülümse bana...

gece, oo:57

eveet. günlerden beri gece en az saat üçe kadar sohbetler ettiğim ve de hiç sıkılmadığım insan bu gece erken yatmaya karar verdi. eh, sürdürmesi gereken bi hayatı var tabi doğal olarak. derslerine günü gününe çalışacakmış bundan sonra. hadi hayırlısı diyoruz ona ve yatağına uğurluyoruz. ve fakat-bu da ondan öğrendiğim bir kullanım olmakla birlikte- kendimi inanılmaz boşlukta hissettiğimi söyleyebilirim şu anda. ama aynı zamanda zorla onu yatağına gönderen de benim, o ayrı. sabahın köründe dersi var ve malum istanbul'da bi yere yetişebilmek için saatler önce uyanman gerekiyor. evet, hayatıma güzellik katan yeni insan, umarım yarın sabah uyandığında yine geceki neşeni sürdürebilirsin, umarım hiç bir sıkıntıyla başa çıkmak zorunda kalmazsın güzel günün sabahında. ve hayatın boyunca böyle olur günlerin hep. tabi, elbette acı olmadan tatlının değeri bilinmez, acı da olacak hayatında, çoğu zaman, ama sen onu yeneceksin. hayat hiç kimseye her daim gülmez, gülmedi ki. ama sen acılar da görsen güleceksin hayata, tanıyorum seni çünkü artık. neyse, ne diyorduk, konu dağıldı. kendimi boşlukta hissettim nedense. şu msn denen icatın bana ait olan listesine bakıyorum da, bilmem kaç kişi var çevrimiçi olan, fakat ne ben onlara selam veriyorum ne onlar bana. bir temizlik yapmalı. evet. boşlukta kaldım, sözlüğüm de sıktı şimdi, oda oyunu da yok yeni, uykum da yok iyi mi... bi louis attaque oyalıyor işte beni. o da olmasa halimiz kötü be. yalnız olmamanın, üstelik de sevdiğin birisiyle olmanın tadını alınca insan, hiç yalnız kalmak istemiyor heralde, öyle birşey olsa gerek bu boşluk duygusu....neyse... evet, güzel insan, sana mutlu düşler, güzel uykular diliyor ve işsiz-güçsüzlüğün olmayan tadını çıkarma işime geri dönüyorum...

08 Mayıs 2008 Perşembe

kendime dair...

iyi olmak varken şu dünyada... neden diğer insanları üzme çabası... neden bu bencillik...çek git, yapman gereken buysa... ümitler vermek, sözler vermek neden?... bırak, gözyaşların aksın, sen üzül ama bırak git... herşey diğerlerinin mutluluğu için, öyle değil mi zaten? herşey aynı kalsın, hiç bi çaba gösterme mutlu olmak için. değişime gir, dünyaya ayak uydur... ölüp git sonra... toprağa gir...ne gerek var ki? ne gerek var?

07 Mayıs 2008 Çarşamba

"nothing's left to stop you..."

"where has my heart gone?
trapped in the eyes of a stranger..."
nerede benim kalbim? nerede aklım? neden yaşıyorum ki bu dünyada? herşeyin yalan olduğunu bile bile, birilierinin kazanmasının birilerinin kaybetmesine, birilerinin mutlu olmasının birilerinin mutsuz olmasına bağlı olduğu bi dünyada, oysa günün birinde, belki hiç ummadığınız bi şekilde, belki de uzun süre o anı bekleyerek, bi gün öleceğinizi, kayıp gideceğinizi, solacağınızı bile bile neden yaşarsınız ki? ne için yani bunca çaba? mutlu olabilmek, gülebilmek mi? sorgulamadan, düzene karışıp gitmek mi, insan soyunu sürdürmek mi, artık ne kadar insanlığımız kaldıysa, ne, ne için uğraşıyoruz? mesela, neden bağlanıyoruz insanlara? günün birinde üzülebilme, üzebilme ihtimalimiz olduğunu bile bile, neden sözler veriyoruz birbirimize? niye bu korkaklık? söz verdiğimiz kişiyi dolu dolu severken, hiç aklımıza gelmez mi bunlar, günün birinde bir başkasını sevebilme ihtimalimiz? bunun sebebi korkaklık... yalnız kalmaktan, terkedilmekten, mutsuz olmaktan, ağlamaktan, gülememekten, ve bunlar gibi bi yığın şeyden duyduğumuz korku.zaten kısa olan hayatının her anını aşk ile dolu yaşayabileceğini bildiğin halde, en aza razı olmak. alışmak, alışkanlıklarını kaybetmekten korkmak. oysa alışmak herşeyi öldüren zaten. hem katil, hem cinayet silahı. yaşantına alışmak, ülkene alışmak, yaşadığın yere alışmak, yediğin yemeklere, birlikte olduğun insana alışmak, iyi de olsa kötü de olsa alışkanlıklar bizi yerden yere vuran. ruhumuzu öldüren, hapseden...istemeden, sırf alışkanlık oldu artık, bırakamam diye bi şeyleri sürdüren kaç milyon insan var şu dünyada. bişeyleri değiştirmeye çalışmayan, korkarak, ve hatta bencilce yaşayan. "biz elmayı seviyoruz diye o da bizi sevmek zorunda mı?" elmayı sahiplenmek, alışkanlık haline getirmek, bişeyleri değiştirmeden, örneğin, o elmayı tatlı yapıp yemeden, veya başkalarına vermeden yaşamak, o elmayı her allahın günü aynı şekilde yemek, sırf alışkanlık oldu diye...korkaklık değil mi bu, bencillik değil mi? yalnız geldiğimiz bu dünyadan, birlikte göçme fikri kimden gelmiş olabilir ki... doğum, ölüm, arasında geçen o süre, her saniye yalnızken, yalnız değilim diye iddia etmek, onu kabullenmemek neden? asıl mutluluğun, huzurun elmada değil, kendinde olduğunu anlayabilmek önemli olan. fakat, elmayı da üzmeden bunu yapabilmek esas olan. belki çok zor, belki güllerle değil, dikenlerle kaplı bir yol bu.. ama sonunda ereceğiniz huzur, hiç tatmadığınız, iç huzurunuz olacak. ve ona kavuştuğunuz anda, çektiğiniz her zorluğa değdiğini anlayacaksınız...

06 Mayıs 2008 Salı

dersten kaçmanın dayanılmaz hafifliği..

dikkat bu bir öğrenci yazısıdır!
gecenin bi köründe zar-zor, istemeye istemeye yatmışsınızdır. gece kuşu olmak sizin işinizdir genelde. fakat niyeyse yine de o sabah bir güzel kalkmışsınızdır. bakarsınız, banyoda sıcacık su akmaktadır, bir güzel duş almışsınızdır. mutlu mesut giyinip, süslenip okula-dersaneye gidersiniz. fakat nedense o neşe, o cin gibi olma hali, derse yaklaştıkça yerini bir ağırlığa ve anlaşılmaz bir isteksizliğe dönmeye başlar. sessizce gider, sıraya oturursunuz. daha kimsecikler gelmemiştir bile. etrafınıza bakınırsınız, çanta hala kucağınızda, ceket sırtınızdadır. iki-üç dakikalık bir tereddüt anı geçirilir, sonra bir anda anlarsınız ki girseniz bile o derse bi bok anlamıycaksınızdır. işte o zaman surata bi gülümseme yayılır, vazgeçilir herşeyden, bi hışım kalkılır, sınıfa teker teker girenlere inatla gülerek günaydın denilir, hatta yolda hocayla karşılaşılır bi güzel ona da selam verilir. rüzgarı yanınızdan savurarak, en güzel kahvaltı neredeyse oraya götürür ayaklarınız sizi. bi güzel kahvaltı edersiniz, başka zaman olsa dışarıda yenen kahvaltıya verdiğiniz o paracıklar gözünüze ne biçim batardı dimi, oysa şimdi hiç umrunuzda diildir, o kahvaltının, içtiğiniz sıcak iki şekerli çayın tadı bir farklıdır. yalnız başınasınızdır, yalnızlık sıkar insanı, oysa çok mutlusunuzdur şimdi. kalkar hesabı öder, her gün geçtiğiniz yollarda yeniden, fakat bugün kendi istediğiniz şeyleri yapmanın huzuruyla, adımınızı daha bir sert basarak, başınız dik yürürsünüz. oysa sadece dersten kaçtınız, dimi? aslında siz düzene karşı geldiniz, kuralları yıktınız, kendinizi gerçekleştirdiniz, iki saatlik bile olsa. bi de eve gelip uyursanız, keyfinize dicek yoktur artık. neyse, diyceğim o ki, işte ben bunları yapmayı çok seviyorum...

05 Mayıs 2008 Pazartesi

hiç bir işe yaramasa da git!

"meme s'il ne sert a rien, va!" "hiç bir işe yaramasa da, git!"(le vent nous portera)

bazen olur ya, kendinizi öyle boktan hissedersiniz, sanki dünyada artık mutlu olmaya,, gülmeye, hatta gülümsemeye değecek bişey kalmadığını, dinlediğiniz müziklerin, baktığınız yüzlerin, mutsuz, aynı, sıradan olduğunu düşünürsünüz. Dünyadaki her insanın derdi, kime sorsan diğerlerinden büyüktür ya, sanki siz o anda dünyadaki bütün insanların derdini sırtınızda taşıyosunuzdur.yalnız kalmayı sever her insan belki biraz, ama o anda ne yalnız kalmak ne de birileriyle olmak ister insan.yaşamadınız mı hiç?tam o anda bişey olur, bi yıldız parlar belki, birisi bişey söyler size, kafanızda şimşekler çakar mı? Napıyorum ben deyip kendine gelir insan o anda. Kararlar vermek zordur kendi hayatınla ilgili. Ama bazen karar vermek zorundasınızdır. Değiştirmek lazımdır bişeyleri. Eski oyunları oynamak bişey değiştirmez çünkü, sadece kendinizi kandırır. Cesur olmak lazımdır, elindeki parayı kaybetmek pahasına, mutlu olmak için sırf kendin, sade mutluluk için, kumar oynamak lazımdır bazen. Belki kötü bi karar verirsiniz, belki yanlış, belki doğru. Ama en kötü karar bile karar verememekten iyidir. Bi zaman sonra bakmışsınız, bi çok şeyi kaçırmışsınız, en kötüsü hayatı elinizden kaçırmışsınız, o yüzden denemek lazım... kararlar vermekten korkmamak lazım..bazen kumar oynamak lazım ama gitmek lazım, hiç bi işe yaramasa bile...

03 Mayıs 2008 Cumartesi

başlıksız...

"Ateş harlı delikanlılar

Ne şehit ne kahramanlar

Düşmansız bir savaşta

Düştüler kalkmayacak"

düşmansız bi savaş. acaba gerçekten öyle mi? kimin dost kimin düşman olduğunun belli olmadığı bi düzende yaşamıyo muyuz ki? polis dost mu düşman mı? ya asker ? koruyolardı ya bizi hani? köpekler gibi kendi halkına, masum onca insana, hakkını arıyo diye sırf, saldıranlar, yerde oturan kadının suratına tekme atanlar, hastanelere gaz bombaları atanlar, bunlar bizi koruyanlarla aynı insanlar mı? bunlar insan mı? düşmansız değil bu savaş. en büyük düşman kendimiziz bu savaşta
bize öğretilen herşeye sorgulamadan inandığımız için, en büyük düşman da en büyük suçlu da biziz. 17 yaşında küçücük bi bedeni, sırf asılabilsin diye yaşını büyüten insanları sorgulamayan biziz. tüm olup bitenlere sesimizi çıkarmayan biziz.bizi hissisleştirilenlere boş boş bakan biziz. ama nereye kadar sürebilir ki böyle? bilmiyorum..tek bildiğim artık geleceğe ne kadar umutla bakmak istesem de yapamayışım. sadece değerlerimi kaybetmek istemiyorum. onları kaybettiğimiz an ne olursak olalım, sadece bir hiç oluruz...


02 Mayıs 2008 Cuma

mutlu son...

"bilmiyor artık kimse, mutlu son nedir..."
artık öyle bir yerdeyiz ki, aşkın ne olduğu bile unutulmuş.bırak bi başka insana olan aşkı, insanların tümüne, hayvanlara, doğaya, dünyaya olan sevgi bile unutulmuş... belki çevrendeki bi kilometre içerisinde aç kaç tane insan olduğunu bile bile yaşamaya çalışıyoruz. hani o eski filmlerdeki masumiyetle dalga geçeriz ya, ne komikler deriz ya, asıl komik olan, asıl dalga geçilmesi gereken biziz. evet, biz.. 21. yüzyıl.. insanlar.. korkaklar.. biz korkaklar...yalnızca kendini düşünen benciller olup çıkmış olan, saflığını, sevgisini yitirmiş olan bizleriz... küçük bir bebeğe tecavüz edecek kadar taşlaşmış olan o insanı yaratmış olan da bizleriz... o insana ölüm kararı verebilecek kadar öfkeli olan da bizleriz... geçmişteki idamlara öfkelenen de bizleriz, şimdi idam cezasını savunan da bizler... ne hale geldik, nasıl bu hale geldik? tamam, kötülük vardır. belki olmalıdır. denge sağlanmalıdır dünyada. ama iyilikle kötülüğün, mutlulukla mutsuzluğun dengede olduğu o dünya nerde? filmlerde hep iyiler kazanmaz mıydı ama? niye birini öldürmek bu kadar basitleşti? mutlu sonlar nerde?... her geçen gün daha çok korkan insanlar. birbirinden, yaşamaktan, ölümden... bu kadar korkarken yaşamak kolay mı? hiç değil... hem de hiç...

nerelerdeyim (ki)...

Uyuyamıyorum…Ve düşünceler durmadan beynime üşüşüyor sanki patlatmak istermiş gibi onu…sanki binlerce şey etrafımda dönüp duruyor ve bağırıyor “yaz,yaz,yaz” diye…Nazım bile geçmiş karşıma arsızca gülümsüyor… “bakalım ne yapacaksın şimdi” der gibi bakıyor yüzüme..ve peki…pes ediyorum ben de …yazıyorum işte…düşünceler,düşünceler…bir yerden başlamak lazım gibi…

Yarım kalmış hikayeler,hayatlar…belki de bu yüzden bu kadar kafamı meşgul ediyorlar…yarım kalmışlıklarından,yaşanamamaktan bu kadar yer ediyorlar kafamda….yalvarıyor gibiyim tanrıya, bir kara delik olsa, içinden geçiversem, ona gidiversem…bir de öylesini denesem…sanki bunu ilk dileyen benmişim gibi…hiç de değilim…ama öyle bir istek ki bu, öyle tırmalıyor içimi ve parçalıyor ki kalbini istekten çok ihtiyaç haline geliyor bir zaman sonra…kimseyle paylaşamadığın için daha da fazla yıpratıyor seni…dileğin gerçekleşiyor gibi oluyor bir zaman sonra…geceleri hayallerini kurmaya başlıyorsun…ve böyle böyle başlıyor duygusal pişmanlıklar…aldattığını düşündüğün insanlar için vicdan azabı çekmeler…aslına bakarsan kötü bir şey yapmıyorsun…sadece hayal kuruyorsundur ama inceden bilirsin,yüreğinin bir yeri sızlar yaptığın yanlış şeyden…

Saat gecenin bilmem kaçı…bebeler bilmem kaçıncı kez ağlayarak annelerini uyandırdılar ve kaçıncı kez uykulara daldılar…isterdim yine öyle masum,saf,sadece sevilerek yaşamayı…dünya umrumda değil demeyi ama kim diyebilir ki o saf yavrudan başka…dünyanın akıp giden toz duman gürültüsüne karışmışız bir kere…hayatın anlamını, bir şairin dediği gibi “karanlığından korkmadan ışığını arayan” insan güruhuna salmışız kendimizi…güzele ait olmaya çalışmadan, güzelim dünyanın büyüsünü nasıl anlayabiliriz ki zaten?...bir sevgilinin saçından kopan telleri biriktirmeden, kokusunu beynimize kazımadan, bir bebeğin masum gülüşüne karşılık vermeden, güzel yüzlü, adeta tanrıdan kopmuş melek bakışlı bir küçük kızın saçlarınızla oynamasına izin vermeden, ama en önemlisi şu ölümlü yaşamı sevmeden, bir gün göçüp gideceğini bilip öyle yaşamadan nasıl tadı çıkar yaşanmışlıkların…gerçekliğini aramak aşkın, kalbinin gümbür gümbür atmasına bir kere olsun izin vermek, zaten gururun sebep yapamayacağın, onun karşısında saçmalamak dilediğin kadar ve sonra uçup gitmesine izin vermek başka kalplere…başkalarının da bunu tatmasına izin vermek..bu bile mutlu etmez mi insanı? Nasıl edebilir diyebilirsiniz…sevdiğin tenin, taptığın kokunun, aşık olduğun ışığın ellerinden kayıp gitmesine nasıl izin verebilirsin? Bazen hayat seni öyle yerlere sürükler, yaşanmamışlıkların ortasına fırlatıverir…işte o zaman söyleyecek sözün tükenir…yalnızca onun için mutlu olmaktan başka yapacak hiçbir şeyin yoktur…o zaman mutluluğun anlamını çözmeye yeni başlar insan…ancak o zaman…o zaman izin vermek zorunda kalırsınız kanatlanıp uçmasına..çünkü başka çareniz yoktur..o, çok sevdiğiniz ama özgür kalması gereken bir martı gibidir artık…yanınızda olması onu yıpratacaktır, o üzüldükçe siz de kahrolacaksınızdır…şimdi yapacağınız tek şey ardında bıraktığı rüzgarla, fırtınayla başa çıkmaktır…hayat,umarsızdır bunun karşısında…yani, olabildiğine yalnızsınızdır bu durumda…yalnızlığınız bile onun yanındadır, farkında olmasanız da..kaçıp gider, onun yanına sığınır...böylesi daha güzeldir belki…buna ancak, zaman karar verebilir…

nerelerdeyim...

Sevgi nedir? Gözlerinin içine baktığında alev alev yanan aşk ateşini görmek,şişelerce şarap içmişçesine sarhoş hissetmek, yanında olabilmek için elinde olan her şeyi ama her şeyi vermeye razı olmak mı? Yoksa gözlerine baktığında sevginin ışıl ışıl parlayan “can”ını görmek, huzurlu olmak, mutlu olmak mı? Sevgi aşk mı, şehvet mi, yoksa huzur mu, rahatlık mı? Her an ne olacağını bilmemek, her anı tatlı bir telaşlı heyecan içerisinde yaşamak mı, yoksa geleceğini bilmek, düşünmeden, mutlu yaşamak mı?

Yarım kalan şeyler rahatsız ediyor insanı…yüreğini,vicdanını…böyle olmamalıydı diyor insan ister istemez, ne onun hatası bu ne benim ne başkalarının… “kader”in çizdiği yoldan gittik demek ki, buna kim nasıl engel olabilirdi ki? Kimsenin elinde değildi kaderi değiştirmek… bir yandan da her şeyi, hepsini tüm yaşananları kendimiz seçtik… üzdük,ağlattık birilerini, başkalarının gülümsemesini tercih ederken… hayat zaten üzdüğün ve sevindirdiğin yüzler, ağlattığın ve güldürdüğün gözler toplamı değil mi? Ama işte aşkı tadan kalbin anlamıyor bunu bir türlü... o güzelliğin şarabından bir kere kana kana içtiysen, o çeşmeyi bırakıp gidemiyorsun bir anda…ne zorluklarla büyütmüştün o çiçeği, ne savaşlara göğüs gerdin onu yaşatmak için…ama bir anda tüm kaynağın tükendi ve soluverdi o çiçek…yeniden onu yaşatmak istemez mi insan hiç? Veya onun çiçeğini büyüten başka birisine yönelip kolayı mı seçer?hangisidir doğru olan? Mutlu olmanın yolu hangisidir? Sana yetiştirilen çiçeği koparıvermek daha kolay gelir insana… belki mutlu da eder seni… ama sonra, eksik kalan bir şeyler olduğunun farkına varırsın…ama iş işten geçmiştir…zaten çiçeğini solduran, çiçeğini büyütenin tırnağı bile olamaz bunu da bilirsin… yani içten içe bilirsin ki iş işten geçmemiş de olsaydı yeni baştan başlamaya gücün yoktu, o çiçeği sulayacak aşkın şarabı çoktan yolundan geçip gitmişti….yapamazdın…biliyordun….ama yinede yüreciğinin bir yerinde, kavrulan bir ateş vardır ve hiç gitmeyecektir…bunu kimselere anlatamazsın, yaşamayan anlayamaz çünkü…gözlerdeki ateşi görmeyen bilemez…geceler boyu içindeki yangını söndürmek için seller gibi gözyaşları dökmeyen bilemez…hissedemez…tenine bir kez daha dokunması için yanıp tutuşmanı anlayamaz kimse…bu saatten sonra ne desen boştur…zamanın yorgun kollarına bırakırsın kendini ister istemez….seni nereye götürür bilemezsin…ne de nereye gitmek istediğini...

başlıyorum...

çok uzun zaman önce yapmalıydım belki de. belki bazı şeyler için çok geç kaldım ama bazıları için hiç bi zaman geç kalınmaz. o yüzden artık zamanı geldi, başlıyorum. belki deli saçması olacak çoğu. bilemem. duvarda asılı tablodan, sokakta oynayan çocuklara, kantolardan, can arkadaşlara, herşey olacak. tek bildiğim bu şimdilik. ve başlıyorum...
Related Posts with Thumbnails