27 Aralık 2011 Salı

seksenler, doksanlar, yüzler...

yani gecenin şu saatinde resmen büyümüş olmaktan tiksindim lan! şu anda saat 2.01 ama ben bu yazıyı yarın gündüz vakti yayınlıycam çünkü niye? daha fazla insan okusun diye, şimdi bu saatte yayınlarsam kesin gözden kaçar. (#miniçakal)

ehem. neyse. neden diye sorucak olursanız, resmen yatağa yattım ve beynim tarafından trollendim. (bkz: trollemek) ben küçükken gece yatağa yattığım zaman daha kolay uykum gelsin ve daha güzel uykuya dalayım diye bişeyler hayal ederdim; mesela işte büyümüşüm üniversiteye gitmişim, keyfim kekaymış, falanmış, filanmış, ya da mesela büyümüşüm araba almışım arabamla sağa sola gidip geziyomuşum falan. (bu kadar basit değildi tabi çok karmaşık hikayelere dönüşürdü ama güzel şeyler olurdu) bu sayede hem uykuya dalarken güzel şeyler düşünmüş olurdum hem de hayal gücümü geliştirmiş olurdum. fakat artık aynı şeyi yapmaya çalıştığım zaman olan şey şu: büyümüşüm, yüksek lisansa başlamışım, asistan olmuşum, elimde kahvem odama gidiyomuşum mesela, ama sonra beynimden şöyle sinyaller geliyor: lan ama yok ya, öbür bölüm daha iyi, ama ya da? yoksa? lan? yok yok eğer bu okul kabul ederse oraya kesin gideyim, öbürüne gitmeyeyim. ama aslında öbürü de iyi lan. hatta öbür okuldaki öteki bölüme de gidebilirim...şeklinde uzayıp gidiyor. ya da mesela çalışmaya başlamışım araba almışım, ohh en büyük hayalim; sonra beynimden şunlar geliyor: lan arabanın taksidi? benzini? sigortası? tamiri? sağı? solu? bunları nasıl öderiz, ama şöyle yaparsak şu olur böyle yaparsak bu olur. aslında trafik de çok fena bu trafikte araba almak pek de mantıklı bir iş değil. hmmm ben bunu bi düşüneyim. lannn??? ne güzel hayal kurup uykuya dalıcaktık derken yattığımın üzerinden bi saat geçmiş ve ben şöyle olacağıma, böyle olmuşum



bu yazının temsili resmi ancak bu olur heralde.
geçenlerde öyle bi rüya gördüm ki anlatsam inanmazsınız. kısaca özet geçiyorum: 3 yakın kız arkadaşmışız, rüyanın başında hapishaneden çıkmış yol kenarında yürüyormuşuz, sonra flashback ile zamanda geriye gidiyomuşuz, birimiz hamileymiş, ailem çok zenginmiş, bu yüzden bi festival düzenlemişiz, festivalde bi katil birini öldürmüş ama nedense festival devam etmiş, biz 3 arkadaş bu katili bulmaya karar vermişiz, normalde festival alanında birlikte gezen 3 tane kedinin 1'i kayıp olduğu için katilin yerini tespit edebilmişiz (??), katili ben bıçaklamışım ama katil tam ölecekken bi hamleyle bıçağı alıp hamile arkadaşımızı bıçaklamış, ve tekrar yol kenarına dönüyomuşuz, ve aslında hamile arkadaşımız ölmüşmüşmüşmüşmüş. şok şok şok. okurken güldüğünüzü görür gibiyim, bi de benim rüyayı görürken ve uyandıktan sonra hissettiklerimi düşünün. lan küçükken en korkulu rüyam hayaletler neyindi. nasıl oldu da kabuslarım bu hale geldi? kendimden korkmaya başladım sevgili okuyucu.

küçükken ne güzeldi, bak gene evimi özledim. bugün televizyonda yeni bi dizi reklamı gördüm seksenler diye, aynı anda hem gülmek hem ağlamak istedim, çok acayip bişey, evet seksenlerde diil doksanlarda büyüdüm ama benziyordu yine de. soba üstünde pişen kestaneler, banyodan çıkıp sobanın dibindeki mindere oturup saçların kurusun diye beklemeler, annenin mandalina soyup yedirmesi, ailecek televizyon izlemeler filan. güzeldi yani. bi yandan da hüzünlü, şimdi herkes bi bilgisayar başında, televizyon ses olsun diye açık, birlikte yaşanan bi yalnızlık var sanki herkeste. birlikte olmanın, ne bileyim birlikte televizyon izleyebilmenin değeri düşmedi ama herşey çok kolaylaştı ve değerini bilmez olduk. hani şu saçma ve klişe gelen laf  var ya, nerde o eski bayramlar diye, ben onu birebir yaşıyorum şu an aslında. eskiden her bayram sabahın körü kalkılır, aileyle birlikte olunur, cici cici giyinilirdi, şimdi deliye her gün bayram değil de, normale bayramlar her gün gibi. diğer günlerden hiç farkı olmayan, normal bir gün oluyor bizim için. çünkü hayat telaşıydı, okuluydu, işiydi, izniydi, biletiydi derken boşver diyip bu bayram da gitmeyelim diyorsun. ve ben bu bayramları hiç sevmedim. 

neyse, nerden nereye geldik, amacım sizi azıcık güldürmekken kendimi üzdüm durduk yerde. bak yine beynim trolledi beni. ah o beyin ah. evet bu yazıdan çıkaracağımız ders neymişşşş: çok düşünmek de iyi değil, hacı. sahilde bi çay içek mi?

not: biterken saat 2.46 olmuş.

22 Aralık 2011 Perşembe

saray köylü dede'm ve inadı.

değişime direnmek sanırım insanların içinde var olan bir şey. özellikle yaşlılar söz konusu olduğunda bu direnme daha artıyor ve hüzünlü bir hal alıyor. insanı yüzyıllardır yaşadığı topraklardan ayırmak belki de yapılabilecek en acımasızca şey. artık o köyde yaşayamayacağını, şartların elvermediğini bile bile inatla orada kalmayı seçebiliyorsun. belki de bu yüzden ermenilerin bize karşı olan inadını, öfkesini anlayabiliyorum. kelime anlamıyla "soykırım" yapıldığına katılmıyorum, ama bir gerçek var ki; bir milyon insan evinden, yurdundan, memleketinden sürüldü, o sürülme esnasında da binlerce insan öldü. tarihsel gerçeklerin, "sözde soykırım" yoktur, haydi fransa'yı boykot edelim diyerek yok olmasını sağlayamazsınız. tarih boyunca bütün devletler toplu cinayetler işlemişlerdir, bu zaten inkar edilemez bir gerçek. insanları evinden ayırmak da belki cinayete eş değer... işte tam bu olayların üzerine bugün derste bir hocamızın bize izlettiği ve çok hoşuma giden bir vidyoyu paylaşmak istedim. köyündeki herkes şehre taşınmış olmasına rağmen ve şehir aslında yüz km'den yakınında olmasına rağmen köyünden ayrılmayı reddeden, tek başına, ekmeğini, sütünü, yemeğini, suyunu sağlayıp, tek başına yaşayan 70 yaşındaki bir dedenin 15 dakikalık hikayesi. hem çok sevimli, hem de çok hüzünlü bir vidyo bu. ne yazık ki alt yazı yok, bunu bulabildiğime şükrettim ben açıkçası. ama yine de az çok anlaşılıyor, sanırım azeri türkçesi-farsça karışımı konuşuyordu, hocanın söylediğine göre, yanlış hatırlamıyorsam. siz de erinmeyip izleyin lütfen, gerçekten içinizde birşeyler kıpırdandığını hissedeceksiniz.

son olarak, umarım bugün ermenilere ve fransa'ya öfke duyanlar, birgün kendi evlerinden sürülmez ve yurtlarından ayrılmak zorunda kalmazlar. ve umarım birgün insanlar çok değil, daha henüz 100 yıl önce birlikte yaşadıkları komşularına, dostlarına duydukları öfkeden arınırlar.

                                                          1. bölüm
                                                    
                                                           2. bölüm

13 Aralık 2011 Salı

bu da böyle bi anekdottu işte.

öyle birikmişlerimi dökeyim dedim. hani twitter'a sığmayacak kadar uzun ama bi blog yazısı olmayacak kadar kısa şeyler.
 

  • tez yazarken insan çok şey öğreniyor. özellikle de alan araştırması yapıyorsan. en tatlı-acısı da "keşke şu soruları sorsaydım" ya da "keşke şunu söyleseydim" diyebilecek kıvama gelmek. neyse bi dahaki araştırmaya artık :p

  • bence türk milletinin en büyük sorunlarından birisi de, gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki, "yeeaa daha önemli şeyler dururken bununla mı uğraşıyorsunuz" mentalitesi. mesela "yeeaa enflasyon, zamlar dururken kadın haklarıyla mı uğraşıyorsunuz" ya da "yeeaa insan hakları dururken hayvan haklarıyla mı uğraşıyorsunuz" gibi. bu akıl fikir sürdüğü sürece bi yerlere gelemeyiz gibime geliyo.

  • bu gazetelerin internet sitelerini idare eden insanların özellikle aranıp bulunduğuna inanır oldum. haber başlığı örnek veriyorum, "abuzittin ölü bulundu" haberin içeriği "abuzittinden haber alınamıyor" nası yani?? ya da "bilmemnere ülkesi bilmemkiminden garip açıklamalar" yahu habere yorum yapmak sana mı düştü, sen muhabirsin, haberi yorumsuz ve tarafsız olarak insanlara iletmekle yükümlüsün. çok acayip kafalar.


  • bu aragorn birilerinin ölmesine ne meraklı. diğerleri ölmemiş diye sevinirken bu sırayla: frodo'ya"o mızrak vahşi bi boğayı bile delip geçerdi, ölmüş olmalıydın" , gandalf'a "ama düşmüştün, ölmüş olmalıydın" arwen'e "ama ben seni öldü biliyodum" (bakışı) biraz pozitif ol aragorncum.

  • hani şu filmin sonunda frodo'nun "geri dönememe" hissiyatı içinde olduğu sahne var ya. ne olduğu bile belirsiz bi duygu, anlatılması çok zor... ama filmde o hissiyatı çok güzel vermişler, diil mi? çok zor bişey bu. "How do you pick up the threads  of an old life?  How do you go on when in your heart you begin to understand there is no going back." neyse, bigün yüzüklerin efendisi temalı ayrıca bi yazı yazmam farz oldu artık, kitabı 3 kere okumuş, filmeri sayısız kere izlemiş biri olarak bunu yapmalıyım evet.
 öbtüm. bu da hediyem olsun.



6 Aralık 2011 Salı

trafikte kadın ve scooter sürücüsü olmak...

artık ehliyetimi de alıp trafiğe çıkmaya başladığım için bazı gözlemlerimi yazmam gerektiğini hissettim. gerçekten bazen öyle şeyler yaşıyorum ki, sen ne kadar dikkatli bi sürücü olursan ol, kaza geldi mi geliyor ve geliyorum da diyor bilinenin aksine. bazı şöför kısmısı bu yazdıklarıma alınacak ama ne yazık ki kendi gözlemlerime dayanarak bunları söylüyorum ve bunlar gerçekten "gerçek". şimdi böyle yazdım diye paniğe kapılıp kaza yaptığımı falan düşünmeyin tabi, ufak tefek çarpmalar vs. dışında öyle bişey allahtan başıma gelmedi. trafikte kadın scooter sürücüsü olmak dedim başlığa ama kadın olmamla alakalı, meraklı ve tacizkar bakışlar dışında, henüz çok acayip olaylar yaşamadım. o yüzden basitçe motor kullanıcısı olmak diyelim biz ona. ivit. başlıyorum, şöyle ki;

1. araba sürücüleri -niyeyse, çünkü harbiden anlayabilmiş ve anlamlandırabilmiş değilim, adı üstünde "motor"- bu da motorlu bir araç olmasına rağmen seni bir araç olarak görmüyor ve hatta bazen hiç "görmüyorlar". ben şahsen övünerek de söyleyebilirim ki, gayet trafik kurallarına uyan, hızlı ya da yavaş trafiğe uyarak kullanan bir sürücüyüm. ha, evet trafikte saçma hareketler yapan motorcular da olabilir, amma velakin bu kesinlikle "motorcular trafiğin içine ediyolar ağbi yeeaaa" tezini kanıtlayan bir durum değil. ben hem araba hem motor kullanan bir insan olarak diyebilirim ki asıl "arabalar trafiğin içine ediyolar bacım" motor dediğin arabadan daha hızlı kalkış yapabilen, daha hızlı durabilen bir araç olmasından dolayı zaten trafiğin akışını bozacak bir araç değil. trafik sıkışıkken sağdan gitmekse eğer söylenen durum, zaten o motorun sağdan gitmesinin sana bir zararı yok ki. ha ben yapamam o ayrı ama gerçekten bu da motorun trafiği bozacak bir durumu değil. 

2. dedim ya asıl arabalar trafiği mahfedenler diye, şöyle açıklamaya çalışayım, sen ışıkta durdun mu gelip aracın kıçına kadar giren arabalar, normal yolunda giderken sağından solundan önüne zart diye kıran arabalar, yan sokaktan seni hiçe sayıp zart diye yola çıkıp senin zart diye durmana yol açıp arkandaki arabadan tehlike yaratan arabalar, makas yaparak giden arabalar, yayalara asssssla yol vermeyen arabalar, kavşaklarda yol üstünlüğü de neymiş deyip gaza basan arabalar. arabalar da arabalar yani. bütün bunları yapan motor kullanıcısı yok mudur, elbette vardır ama araba kullananlar ile motor kullananların sayısını oranlarsak bile yine tehlikeyi yaratanların sayısı arabaların kat kat daha fazla çıkar. diyeceğim o ki, motorla araba arasında bir ayrım yapmamak lazım, trafik kurallarına uyup kimseyi yollarda tehlikeye atmamak lazım. ben motor kullanıyorum, sen araba kullanıyorsun diye senin canın benimkinden daha değerli değil, sen de benden daha üstün değilsin kardeşim, gel burda bi anlaşalım.

3. bu saydığım arabalar içinde ne yazık ki trafikte en çok tehlikeyi yaratanlar, başkalarının canlarını taşıyan taksiciler ve minibüsçüler. taksiciler sağdan sola, minibüsçüler de soldan sağa geçmeye çalışırken beni o kadar korkunç pozisyonlara sokuyorlar ki! daha bugün 3 tane taksicinin zort diye önüme kırması yüzünden arkadakinin bana çarpması tehlikesini yaşadım. ki dar yollarda bu direk kaza yapma riskini %100 arttıran bir durum. neden peki? daha hızlı gitmek, daha fazla para kazanmak, daha fazla araba sollamak, değer mi? taksici ve minibüsçü abilerim, lütfen yapmayın bunları. arada bir bir başkasına yol vermek bu kadar zor olmasa gerek diy mi ama?

trafik kurallarına uyan ve bugüne kadar da hiçbir sorun yaşamamış, kimseyi zor durumda bırakmamış bir sürücü olarak "motorcular trafiği batırıyo" cümlesini duyduğum anda sinirlerim tepeme fırlıyor, o kadar asabım bozuluyor ki anlatamam size! lütfen siz de bunları yapmayın, yapanları da uyarın, gözünüzü seveyim.

son olarak azıcık da direksiyon sınavından bahsetmek istiyorum. sürücü kursumuz (adını vermek istemiyorum, sorana özel olarak söylerim) gerçekten çok fena çıktı. bi dolu şey yaşadık, şimdi bunları burda ayrıntılı olarak anlatmak istemiyorum ama asıl benim başıma gelen şey yüzünden az kalsın ehliyet mehliyet alamayacaktım. benim sürücü kursum gitmiş zamanında selesi en yüksek motoru almış, kursu onunla veriyor. e ben de birelli kızıyım. motoru idare edemiyorum tabi ki o yükseklikle. kalkmak sorun, durmak ayrı sorun. kalktıktan sonrası sorun değil tabi, yürüdü mü gidiyor o ama işte. neyse, sevgili direksiyon hocam aman aman, sırf senin için ben bu seleyi kestiricem sen hiç merak etme, yoksa başka türlü olmayacak, kestiricem bıdı da bıdı laklak da laklak dedi dedi, sınav günü bi gittik, ne sele kesilmiş, ne bana ders veren hoca orada, bi başkası geldi hoca olarak sınav günü! ben tabi şoklar içindeyim. orada motorla şöyle bir deneme yaptım, yine çok zorlandım falan. kesin kalacağımı düşünüyordum ki, yapılması gereken şeyi zar zor tamamladım ve sınavı geçtim bir şekilde. diğer adaylar da benim gerginliğimi farketmişlerdi sanırım sağolsunlar çok destek oldular, tamam sen orda bırak ben tutarım, çok güzel sürdün, tebrik ederiz şeklinde yüzümde kocaman bi gülümsemeye yol açtılar, hepsine sevgilerimi gönderiyorum. ha, tabi bize 7.45'te orda olmamız söylenirken sürücü kursunun 8.15'de komisyonun da 9.00'da orda olması ayrı bir sinir harbi sebebi oldu. neyse. sonuç olarak dediğim gibi geçtim. ama böyle saçma sapan bir sınavla (3 tane kuka koyuluyor onların arasında sağ sol yapıp sonra da geniş bir sokaktan geri dönüp geliyorsun, bu) 50 cc'den 1000 cc'ye (belki daha fazlası da vardır bilemiyorum) kadar uzanan aralıkta her türlü motoru ömrün boyunca kullanabilme iznini almış oluyorsun. bunun üzerine ben daha birşey söylemiyorum, yorumunu kendiniz yaparsınız zaten.

işte böööyle. ama motor almak son zamanlarda yaptığımız en klas hareket olmuş diye düşünüyoruz ailecek. küçücük scooter'ımızdan (çeşitli adlarıyla skipper, alice, nuri) çok memnunuz. canımız mı sıkıldı, atlıyoruz scooter'a oraya gidiyoruz, buraya gidiyoruz. süpermiş ya la bu iş. şahsen ben de başlarda üç buçuk atan birisi olarak herkeslere küçük bi scooter tavsiye ediyorum. sonra bana teşekkür edersiniz :)

bu trafik olayıyla ilgili de unuttuğum ya da sonraları yaşadığım acayip olaylar olursa, yine yazarım.

beni özleyin anacııım.
Related Posts with Thumbnails